Türk Hukuk Sisteminde Boşanma Davası, Uygulamada Boşanma, Boşanma Nedir? Boşanmanın Tarihçesi, Hukuk sisteminde ve islam hukukunda boşanma değerlendirmesi" />

Boşanma Kavramı

Boşanma Genel Bilgiler

bosanma

 Kavram Olarak Boşanma

Boşanma (eng; “divorce”, de; “scheidung”);

Boşanma; Üzerinde hemen herkesin bir düşünce sahibi olduğu ve  “Aile Hukukunun”  çok tartışılan bir kurumudur.

Bilindiği üzere aile çok bileşenli toplumsal bir sistemdir. Bu anlamda aile, karı-koca sisteminden ibaret de değildir. Etkileşim çok boyutludur.

  • Karı koca ilişkisi –> çocuğu / çocukları,
  • çocuk –> toplumu,
  • toplum ise gelecek kuşağı

etkiler ve belirler.

Bu nedenle her devlet ve devletin yönetim kademesinde bulunan hükümetler; politikaları içerisinde gelecek nesillerin fiziksel ve psikolojik sağlıkları için geçerli önlemler alırlar. Ayrıca sürdürülebilir toplum ise sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi ile mümkün olacağı insanlık tarihi kadar eski bir bilgidir. Bu nedenle Boşanma devlet politikaları içerisinde çok önemli bir yerde bulunmaktadır. Devletlerin varlıklarının devamı toplumların sürdürülebilir bir şekilde ayakta kalması ile mümkün olmaktadır.

Toplum bilimi ve toplumsal etkileşim bilimi bir arada değerlendirildiğinde tek bir sonuca varmaktadır. Nüfus artışı 2,1 seviyesinin altına düşen toplumlar devletin vermiş olduğu hizmetler için yeterli iş gücünü 50 senelik bir zaman dilimi içerisinde kaybeder ve toplum yaşlanmaya başlar. Buda hizmetlerde aksama ve sosyal güvenlik kurumlarının çökmesi anlamına gelir. Nüfus artışı bu anlamda çok önemlidir.

Fakat tek başına nüfus artışı bir ölçme ve değerlendirme kriteri olsa da bunun yanında bazı ideal model gereksinimlerine ihtiyacı vardır. Buda sağlıklı bir nüfus oluşturulması zorunluluğudur. Burada kastedilen sağlık kavramı genç neslin fiziksel ve ruhsal anlamda sağlıklı olması demektir. Unutulmamalıdır ki genç nüfus çok yakın bir gelecekte karar noktalarında görev alacaktır. Bu karar noktaları devlet kurumları içerisinde yetki ile edinilen bir görev de olabilir bir aile kurma kararı yada görevi nedeni ile satın alma ve onaylama kararı da olabilir.

Boşanma fiili durumu, çocuklu aileler de meydana geldiğinde en fazla etkilenen aile fertlerinin çocuklar olduğu kesindir. Çocukların genç yaşlarında yaşadıkları bu travmanın kişiliklerinde yüzlerce farklı sonucu olacaktır. Bu nedenle gelişmiş ülkeler varlıklarını devam ettirebilmek için çocuklara ve aile kavramına özel bir önem vermiştir.

Bireylerin tüm yaşamlarını etkileyen bir olay olan boşanma her toplumun “güçlü toplum” idealinin önündeki en büyük sorundur.

Güçlü birey, güçlü toplum yolundaki ilk adımdır. Bu nedenle toplumun en küçük yapısı olan aile birliğinin hemen her koşulda korunması gerektiği artık bilinen ve uygulanan bir gerçektir.

Bireyler aile oluştururken günün koşullarına göre kararlarını alırlar. Bu koşullar hayatın gelişimi ile birlikte değişebilir.

Örneğin; Günümüzde kitle iletişim cihazlarının kullanımının artması her toplumdaki aile yapısına az da olsa zarar verdiği yönünde bir inanış vardır. Gerçek ise sosyal medya ve kitle iletişim cihazları kullanımı değildir. Sorun bireyde ve bireyin; tüketim toplumu ve gerçekleri olan görsel araçlar nedeni ile beklentilerinin bir önceki yüzyıla göre çok hızlı bir şekilde değişebilmesinde yatar.

Boşanmaların dünyanın her yerinde artmasının altında insanların beklentilerinin değişmesi ve yükselmesi ile ilişkili durumlar vardır. Bu konuda ise en fazla etkilenen toplumların eğitim düzeyi nispeten alt-orta seviyesindeki toplumlarda gözlenmektedir.

Aile olmada ve evlilik konusunda belirleyici olan dünyanın her yerinde kadındır. Kadının ahlaki anlamda çöküntüye girmesi, kadının beklentilerinin yükselmesi, kadının ekonomik anlamda erkekten bağımsız olması, ve buna benzer sebepler yüzünden kadınların evlilik kararı alması giderek zorlaşmakta ve evli olan kadınlarında boşanma kararı almaları kolaylaşmaktadır. Bu önlenmesi gereken bir şey değil hatta desteklenmelidir. Çünkü sağlıklı toplumlar için bir denge noktası vardır ve kadınlar içinde yaşadıkları toplumların dinamiklerini oluşturan yegane kavramlardır. Bu dinamikler bir dengeye gelecek ise yine kadınlar tarafından getirilecektir. Erkeğin burada figuran rolu olması bir çok erkeğin tepki göstermesine sebep olabilir. Ama bir erkeğin buna karşı olması için “sebep/neden” den daha fazlasına yani bir karşı argümana ihtiyacı vardır. Öncelikle kadınların bu konuda karar verici olduğunu gösteren her erkeğin anılarında onlarca anı mevcuttur. Kimse kimseyi kandırmaya kalkmasın öncelikle kendimize dürüst olalım.

Fakat bu kadınların aldığı kararların doğru, sağlıklı, olması gereken, iyice düşünülerek alınmış kararlar olduğunu göstermez. Kadınlar son derece yanlış kararlar verebilirler. Kadınlar tarafından alınan boşanma kararları ise geçmişte verilen bir yanlış karar olan evlilik kararı ile başlayan bir olaylar zinciri de olabilir. Yada devam eden evlilik süresince eşinin desteği ile üniversite okuyan ve hiç bir özelliği yok iken eşi sayesinde kazandıkları özellikler ile çalışma hayatına geçen sonrasında ise biraz daha bakımlı olma zorunluluğu nedeni ile ilgi görmeye başlayan ve bu ilgi nedeni ile güven patlaması yaşayarak doğru olan evlilik kararını son derece yanlış olan boşanma kararı ile devam ettiren kadınlarda vardır. Her iki örnek de yaşamın içerisinde vardır.

Unutulmamalı her boşanma davası bir diğerinden farklıdır. Kişiler, olaylar ve sürecin içerisinde bulunan karar noktaları farklıdır.

Toplumsal Hayat içerisinde evlilik

Hayat ise ya hep, ya hiç değildir. Hayat, küçük uzlaşmalardan ibarettir. Tıpkı evlilik gibi! Toplum kavramı kontrollü bir kaos ortamı olarak adlandırılmasından çok eski zamanlarda ki TOPLUMLAR da bile insanlar hayatın her alanında uzlaşma ve ortak menfaatleri kabul ederek yaşamışlardır. Evlilik ve aile de farklı iki bireyi bir arada yeni neslin devamını ve toplumun sürekliliğini devam ettirmek için oluşturulan bir birlikteliktir ve bir bağlılık anlaşmasıdır. Bu birliktelik yaşamın en merkezi noktasıdır. Yaşamın vazgeçilmezi olan uzlaşmalar bu birliktelik içinde de her an kurallarını icra ederler. Bu nedenle aile kavramı da her anında uzlaşmaların olduğu ve bireylerin diğeri ile kendi beklentileri ile birlikte diğerinin beklentilerini de hesaplayarak bir uzlaşma noktası bularak/arayarak yaşarlar.

Zaman zaman uzlaşma noktası bireylerin arasında bulunamayabilir burada bir sorundan bahsedilir. Kendi aralarında ve aile büyükleri tarafından sorun çözümü gerçekleştirilemeyebilir. Bireylerden birinin kusuru veya her ikisinin de kusuru olabilir. Kusur kavramı tüm toplumlarda değerlendirilen bir noktadır ve bu önemini devam ettirecektir. Evlilik birlikteliği ile oluşan “Aile” önemlidir.

HAUSHEER tarafından da ifade edildiği üzere süregelen, önemiyle consortium vitae (hayat birliği) olarak aile kader birliği olma Özelliğini devam ettirmektedir.

Ancak manasını kaybetmişse, evlilik daimi bir  “uzlaşmayı/bağlılığı”  ifade ediyor olsa bile bu hukuki bağ da  “çözülmelidir/çözülebilmelidir”.

Bilinen her toplumda olan  “boşanma kavramı”  toplumun kendisini koruma güdüsünün ilk noktası olan ailenin korunması için konulan kurallar bütünü olan yasalar, içtihatlar (içtihat: kanunun uygulanması ile ilgili örnekler) ve ahlaki kurallar ile sarmalanmıştır. Bu nedenle ilk aile kurulması gününden beri var olan boşanma her zaman her toplumda belli işleyişler ve prosedürler neticesinde gerçekleşir. Doğru veya yanlış bu kurallar her zaman işletilmiştir.

Ancak evlilik birliği, her zaman Uzun, Göl gibi sakin, durgun, huzur veren bir görünüm sergilemez. Gün gelir Fırtına Deresi gibi coşar önüne alıp her şeyi devirip yıkarak çevresine acılar yaşatır. Bu acıları sonlandırmanın bir yolu da boşanmadır.

Boşanma bir sürecin başlangıcı değil sonudur. Bilinmelidir ki  “boşanma davası”  açıldığında taraflar arasında çoğunlukla uzun yıllar sürebilen ve boşanmanın ilk evresi olan  “duygusal boşanma” gerçekleşmiş durumdadır. Genellikle en azından  “ekonomik boşanma”  yapılmıştır bile. Bu anlamda karşı tarafa tekrar şans verme olasılığı da kalmamıştır. Kaldı ki şans verme bile eşlerin gönüllü olmasına bağlı olup gönüllülük de tükenmiştir. Her birey şunun farkındadır gönüllü olma beraberinde bir istek ve bu istek çözüm arayışı getirir. Çözüm arayışı her ailenin devamı konusunda karar alacak her iki bireyin yani ebeveynin istekleri ile bir anlam kazanır ve sonuca ulaşır. Taraflardan birinin bu istek den uzak olması çözüm arayışlarına devam eden bireyin çabalarını genelde sonuçsuz bırakır. Her iki bireyde çözüm arayışından vazgeçtiğinde birbirleri ile her konuda anlaşarak kısa bir süre içerisinde bu birliği sonlandırabilirler. Buna  “anlaşmalı boşanma”  denir. Protokoller çerçevesinde uzlaşılan konular belirlenerek sonuca hızlı bir şekilde gidilir.

Taraflardan birinin boşanma sonrasındaki beklentilerinin gerçekleşmemesi yada boşanmayı istememesi durumunda ise uzun sürecek olan ve çekişmenin devam ettiği literatüre  “çekişmeli boşanma davası”  olarak giren bir süreç başlar.

Bu süreç her iki tarafın durumunun ve isteklerinin analiz edilmesi sonucunda hukuk kuralları çerçevesinde sonuçlandırılır. Başlatılan boşanma işlemleri sonucunda ortaya bir boşanma davası gündeme gelir ve En önemli konuların başında  “boşanma sebepleri”   gelir.

  • Boşanma sebebi olarak ileri sürülen kavramlar öncelikle boşanma sebebi midir?
  • Boşanmayı isteyen boşanma isteğinde haklı mıdır?

Bu sorular neticesinde

  • boşanma davasının kabulü,
  • boşanma davasının reddi,

boşanma davasında taraflara bir süre ayrı yaşamayı öngören

  • ayrılık kararı,

gibi sonuçlar çıkabilir.

Boşanma davasının kabulü neticesinde ilk aranan “Kusur” dur. “Boşanmada kusur” önemli noktalardan biridir.

Evlilik bağının herhangi bir biçimde çözülmesi her devirde kabul görmemiştir. Evlilik bağının çözülebilmesi, hukuk politikasınca izlenen görüşe göre değişiklik göstermektedir.

Boşanma Hukuku

Boşanma Hukuku

boşanma_hukuku

BOŞANMA SİSTEMLERİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

Boşanma ilkel çağlardan beri var olan bir olgudur. İlk insandan beri varlığını devam ettirmektedir ve devam ettirecektir.

Boşanma ile ilgili ilk düzenlemeler insanların toplumsal birlik içerisinde yaşadıkları dönemlerden beri yaşamın dinamiklerine göre sürekli ve düzenli olarak geliştirilmeye devam etmektedir.

İnsanların inanç sistemlerinin içerisinde bile her dönem varlık bulan bu düzenlemeler gelişmiş toplumlarda öğretide ve doktrinde bir kaç ana başlık altında toplanmaktadır.

Bireyci görüş ile toplumcu görüş, boşanma hukukunda; hukuk politikası çerçevesinde üç ayrı düzenlemeyi  (versiyonu) önümüze çıkarmaktadır. Bunlar

  • Boşanma Hukukunda Boşanmayı ret eden sistem
  • Serbest boşanma sistemi
  • Belirli Sebeplere dayanarak hakim Kararı ile boşanma sistemidir.

Boşanma Hukukunda BOŞANMAYI REDDEDEN SİSTEM

Boşanmayı reddeden sistem “evliliğin sonsuzluğu” görüşünü benimseyen toplumlarda görülmektedir. Boşanmayı kabul etmeyen bu görüş 10. yüzyıldan itibaren Katolik Kilise Hukuku (Kanonik Hukuk) tarafından benimsenmiştir. Az da olsa günümüzde etkisini sürdüren tarihsel bir kategoridir

Bu sistemin kaynağını İncil oluşturmaktadır. X. yüzyıldan itibaren Hristiyanların mukaddes kitabı İncil’deki bir temele dayanılarak bu sistem yerleşmiştir. Bu temele göre “Allah’ın birleştirdiğini kul ayıramaz”. Evlilik Hristiyanlar arasında mukaddesattan (sacramentum) olduğu için bu bağ ancak ölümle çözülebilir.

Katolik inancına göre; Cinsel ilişki gerçekleştikten sonra evlilik bağını bozmak olanaksız hale gelmektedir. Cinsel ilişki gerçekleşmemiş ise Papanın emirnamesi ile eşlerin yeni bir evlilik yapması olanaklı duruma geliyordu.

Burada da görülmektedir ki cinsel ilişki her toplumda bir evlilik gereği olarak görülmektedir. Cinsel ilişkinin gerçekleşmesine engel bir durumun olması yada hiç bir engel olmasa bile eşler arasında cinsel ilişkinin yaşanmıyor oluşu gelişmiş medeni hukuk sistemlerinde boşanma sebepleri arasında her zaman yerini korumuştur.

Evlilikleri Toplumun devamının ön koşulu olarak gören toplumlar hiç bir zaman cinselliği bir şehvet unsuru olarak yasalarına koymamışlar ve evlilik birliğini şehvetperest bir yaklaşım getirmemişlerdir.

Aslında bütün toplumlarda tedavisi mümkün olmayan “cinsel yetersizlik boşanma sebebidir”.

Evlilik birliği içerisinde cinsel isteksizlik, tedavisi olmayan cinsel yetersizlik ve hatta cinselliği bir çıkar aracı kullanmayı men etmiştir. Evlilik neslin devamının sağlıklı ve toplumu koruyan bir kurum olması nedeni ile evlilik ve cinsellik birbirinden ayrılmamıştır.

Bu nedenle bireyin kaprisi nedeni ile cinsel isteksizliği boşanma sebepleri arasında sayılmaktadır.

Boşanmayı red eden sistemlerde bile bu boşanma sebebi olmasa bile belirli yaptırımları olan bir olgudur. Boşanmayı red eden sistemler hiç bir koşulda boşanma başvurusu yapamazlar ve boşanamazlar ancak ölüm nedeni ile yaşamaya devam eden ikinci bir evlilik yapar.

Kilise, evlilik bağını çözmeksizin gevşetebilmektedir. Bu gevşetmeye, ayrılık (separation de corps) denilmektedir.

Ayrılık yatak, tabak (masa) ve ocak (konut) ayrılığı (separatiotori, mensae et habitationis) biçimindedir.

Ayrılık kararı sürekli (separatio perpetua) veya geçici (separatio temporaria) bir süre için verilebilmektedir.

Günümüzde halen bu sistemlere sahip olan ülkeler mevcuttur. İrlanda hâlen boşanmayı reddeden bir sisteme sahiptir. İtalyada 1970 li yıllarda medeni hukuk sistemi içerisine boşanmayı mümkün hale getiren yasalar çıkartarak nispeten kadın ölümlerinin önüne geçmeyi amaçlamıştır.

SERBEST BOŞANMA SİSTEMİ

Serbest boşanma sistemi bireyci görüşün ürünüdür. Karşılıklı anlaşma ile veya eşlerden birinin tek taraflı irade açıklaması ile evlilik bağı bu sistemde çözülebilmektedir.

Serbest boşanma sistemi eşlerin kaprisli tutumlarına ve özellikle keyfiliğe yol açacağından eleştirilmektedir.

Roma Hukuku, Cermen Hukuku, Babil ve İbrani Hukuklarında, Arap Hukukunda serbest boşanma sistemini görmekteyiz.

Bu evlilik kurumunu sonlandırma işlemi talak namı altında Müslüman Türklere geçmiştir.

İslamiyet’ten Önce Türklerde boşanma; zina, fena muamele, ağır hakaret, eşlerden birinin evlilik görevini yerine getirememesi sebeplerine göre karı ve kocaya bu hak eşit olarak tanınırdı.

Talak, ilke olarak kocanın hiçbir sebep göstermeksizin tek taraflı olarak eşini boşayabilmesi dir. Talak sözlük bakımından “bağı çözmek, serbest bırakmak” anlamına gelmektedir. Talakın fıkıh-i tanımı ise “Belli sözlerle evlilik bağını çözmek ve kaldırmaktır”.

“İslam hukukunda boşanma” cevaz sınırından Farza uzanabilmektedir.

  • Sünnete uymayan boşanmalar haramdır.
  • Kusursuz eş ile usulüne uygun da olsa boşanmak mekruhtur.
  • İffetli veya dindar olmayan eş ile boşanmak mendub dur.

Geçimsizlik durumunda hakemler gerek görünce, “keza îla” (kadına belirli süre yaklaşmamaya yemin) durumunda sürenin dolmasına rağmen normal evlilik yaşamına dönülmediğinde ise boşamak farzdır.

Kocanın karısını istediği zaman boşayabilmesi olanağı sadece manevi ve ilahi bir takım kayıtlarla sınırlandırılmıştır. Hazreti Muhammed (s.a.v) şöyle söylüyor: “Allah’a en sevimsiz olan helal, talaktır”.

Nitekim Kur’an’da “Karılarınız size itaat ederse, onları incitmeye bahane aramayın!” denmiştir.

İlahi-Tabii (İslam hukukunun temeli olan ilahi yasaları tanımlar ) hukuk anlayışı aslında boşanma kurumunu “caiz olan hukuksal işlemlerin en sevimsizi” olarak görmektedir.

Kocanın boşamasının (talak) koşulları vardır:

  • Bir süre beklemesi,
  • Sulh girişimi yapması,
  • Bütün bunlar sonuç vermezse iki adil tanık önünde boşanma beyanına özgü bir zorlaştırma ve düşünceye sevk etme koşulu olarak “Arapça, belirli bir formül” (talak sıygası) kullanarak boşanmayı gerçekleştirebilecektir.

Hanefi mezhebinde kocanın ne olursa olsun, ağzından “boş ol!” sözü çıkmış ise evlilik bağı çözülmüş sayılır. O kadar ki ne dediğini bilmez derecede sarhoş olmuş bir kimsenin boşaması müçtehit Ebu-Hanife’ye göre geçerlidir. Kocanın karısını keyfi biçimde boşamasını engellemek için ve kadını korumak amacıyla “engeller” tesis edildiği ileri sürülmektedir. Bu engellere örnek olarak “mehr” ve hülle denilen şer-i usul gösterilmektedir. Bu engellerden mehr ise “örnek alınacak bir adalet kurumu” ilan edilmektedir. Oysa bu engel / fren görüşü genel kabul gören bir görüş değildir. Hanefilere göre mehr olarak verilebilecek en düşük miktar 10 (on) dirhem gümüştür.

Mehr olarak Kur’an öğretmek taahhüdü; Şiiler ve Şafiiler dışında kalan müelliflerce geçerli bir mehr tesisi olarak görülmemektedir. Bütün bunları göz önüne alan Halil CİN şöyle bir sonuca varmaktadır: “10 dirhem gümüşten veya kocanın karısına Kur’an öğretmesinden ibaret olan bir mehr ne kocaya talak yetkisini yersiz olarak kullanmaktan meneder ne de evliliğin sona ermesi halinde kadının geleceğini temin eder. Kaldı ki, bütün mezhepler mehrin çok yüksek olmamasını tavsiye etmektedirler”.

Konunun bizi ilgilendiren yanı 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğünden önce akit edilmiş nikah dolayısıyla mehr-i müeccel in 743 sayılı Türk Kanunu  Medenisinin yürürlüğünden sonraki boşanma durumunda kadına ödenmesi gerekip gerekmeyeceğidir.

Konuya bu yönden bakıldığında: İslam hukukunda bir Müslim ile evlenen kadın mehr denen belirli bir mal veya para gibi ticari değer taşıyan bir hediyeye müstahak olmaktadır. Arapça “mehr” yahut “sadak” adını alan bu hediye düzgün nikahın bir koşulu değil onun bir hükmü, bir sonucudur.

Mehr, mücerret boşanmayı engelleyecek bir önlem veya boşanma tazminatı olarak kararlaştırılmış bir borç da değildir. HATEMİ, “mehr”i evlenme sırasında belirlenmiş bulunan bir “denkleştirme bedeli” olarak görmektedir.

Mehr, taraflarca belirlenmişse “mehri müsemma” olarak adlandırılır. Miktar belirlenmemiş veya İslam dininin gayrimeşru saydığı şeyler örneğin domuz, alkollü içki gibi tayini geçersiz şey mehr olarak belirlenmişse o zaman “mehri misil” gerekir.

Tespit edilen Mehir peşin ödenecekse “mehri muaccel“, sonradan verilmesi kararlaştırılan kısmına da “mehri müeccel” adı verilir. Kadının mehr istemek hakkı düğünden sonra doğar.

Kadının evlenirken mehr hakkından vazgeçmesi veya onu iskat etmesi geçerli değildir. Tatbikat Kanunu mehri kamu düzenine aykırı bir durum saymadığından 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğünden önce akit edilmiş nikah dolayısıyla kocanın boşanma veya ölüm halinde karısına vermeyi taahhüt ettiği meblağı 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğünden sonraki boşanma durumunda da karısına ödemesi gereklidir. Mehrin, kocanın ölümü ile evlilik birliğinin son bulması durumunda kocanın mirasçıları tarafından kadına ödenmesi gerekir.

Hüllenin ise talak yetkisinin gereksiz kullanımını gerçek anlamda engelleyeceği açıktır. Karısını seven  bir kimse hülleyi düşünerek yerli yersiz onu boşamaya cesaret edemeyecektir.

Hüllenin bedeli, karısını gerçek anlamda boşamak istemeyen başka bir anlatımla bu hakkını keyfi kullanan koca için gerçekten de ağırdır. Hür karısını üç defa, köle (cariye) karısını iki defa ister cayılabilir, ister ayırıcı boşanma ile olsun boşayan koca ile eski karısı arasında geçici bir evlenme engeli oluşur.

Üçlü boşanma ile kocasından boşanan kadın bir başka erkekle geçerli bir biçimde evlenmesi ve bu evlenme talak, fesih veya Ölümle ortadan kalkmış olması gerçekleşmelidir ki eski kocası ile evlenebilsin. İşte buna yönelik işlemlere tahlil (helal kılma) veya hülle adı verilir.

Her boşama sonunda kadın iddet bekleyecektir.(kadının olası hamileliğinde doğacak çocuğun babasının belirlenmesi için kadının hamile olup olmadığı ile ilgili şüphelerin ortadan kalkacağı süredir. Günümüzde bu süreye ihtiyaç yoktur görüntüleme araçları ile hamilelik hemen belirlenebilmektedir.)

Sahabeler den birisinin karısını bir defada üç talak ile boşadığı Hz. Peygamber’e (s.a.v) haber verildiğinde “Ben henüz aranızdayken Allah’ın kitabıyla mı oynuyorsunuz?” diye Allah Elçisi haykırmıştır.

Hülle konusunun bizi ilgilendiren yanına gelince: Hülle yapmadan gerçekleştirilen dördüncü nikaha ilişkin evlilik kaydının 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinden sonra iptalini bu sebeple istemek olanağı yoktur. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisine göre karısı ile dördüncü kez evlenmek isteyen kocanın, karısını öncelikle başka bir erkekle evlendirmesi gerekmemektedir.

İslam hukukunda boşanma hakkı esas olarak kocaya tanınmıştır. Evlenme sırasında koca isterse kadına istediği zaman boşanabilmek hakkını verebilir. Bu hak kadına sonradan da verilebilir. Kadın veya kadının yerine üçüncü bir kişi de kocaya bir bedel vererek boşanmayı elde edebilir ki buna “hul” denir.

Hul: Kuran’ın Bakara suresi 229. ayetinde yer almaktadır. Hul için eşlerin birbirleriyle güzel geçinemeyeceklerini anlamaları gereklidir. Böyle bir durum için geçimsizlik, itaatsizlik, dövme, hakir görme, çirkinlik, hastalık, ihmal gibi durumların gerçekleşmesi gereklidir.

Hul’un sözlük anlamı “soymak, soyunmak, çekip çıkarmak; ıstılah i anlamı “kadının bir bedel karşılığında evlilik bağından kurtulması” demektir. Muhala’a da hulu konusunda karşılıklı anlaşmanın ifadesidir.

İslam inanışının boşanma yetkisini kadına vermemesinin bir kaç sebebi vardır.

Bir önceki sekmede yani “Boşanma Genel Bilgiler” Sekmesinin altında değindiğimiz gibi kadının beklentilerinin değişiklik göstermesi ve bu değişkenlik nedeni ile aile birliğini sonlandırmaya yönelik kararı çok çabuk alabilmesinin önüne geçilmek olabilir. Bizim bu bölümde izah ettiğimiz konu derin bir konudur ve son derece kısıtlı bir şekilde değindiğimiz konunun daha detaylı irdelemesini bu site içerisinde özel bir yazı dizisi olarak yayınlamayı düşünüyoruz. Umarız siz okuyucularımızın yorumları ile bu yazı dizisi doğru yönde gelişmeye devam edebilir.

Taraflar anlaşarak ve birbirlerine bir şey vermeyerek evlilik birliğine son vermelerine ise mubaraadenilmektedir.

BELİRLİ SEBEPLERE DAYANARAK HAKİM KARARIYLA BOŞANMA SİSTEMİ

Çağdaş ülkelerde uygulanan sistem belirli sebeplere dayanarak hakim kararıyla boşanma sistemidir. Boşanmaya yer vermeyen Katolik Kilisesi Hukukuna karşı bir reaksiyon olarak Protestan Kilisesi Hukuku ortalama bir yol bulmuştur.

Bu sistemde boşanma konusunda kanunda belirlenen bir sebebe dayanılmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ’da bu görüşe dayanmaktadır. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi önceki hukukumuzda boşanmak için yasal bir sebep aranmadığı için 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin boşanma hükümleri devrimci bir karakter taşımaktadır. Dünyada bir ilk olarak Sadece boşanmayı istemek boşanma davası açmak için yeterli olduğu bir sistemdir. Fakat bu Türk Medeni Kanununda belirli düzen altına alınmış ve belirli usul kuralları çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.

Eski sistemde boşanmayı istemek tek başına yeterli sebep iken Türk Medeni kanununda davanın kabul edilmesi durumunda bile boşanmayı gerektirecek yeterli sebep bulunmadığı durumlar için Boşanma Davasının sonucu olarak “Boşanma Davası Red Kararı” çıkabilmektedir. Boşanma için yeterli sebep oluşmadığında davanın red edilmesi aileyi koruma kanunu çerçevesinde yapılandırılmıştır. Bu nedenleBoşanma davalarına belirli usuller ve belirli koşullar gerçekleşmek zorundadır.

Bu nedenle “Boşanma davası Usul Kuralları” ve “Boşanma Davasında Kusur Tespiti” önemli noktalar içerisindedir. Boşanma davası neticesinde haklı ve mağdur olan tarafın bir tazminat hakkı doğmaktadır.

Boşanma Davası - I -

Boşanma Davası - I -

bosanma-davasi

Boşanma davası Açılabilmesi için gerekli koşullar boşanma sistemine, boşanmanın gerçekleşeceği ülke kanunlar ve hukuk sistemine göre değişiklik göstermektedir.

Biz bu bölümde Türk Hukuk Sistemi içerisinde yer alan

“Türk Medeni Kanunu” olarak da bilinen 22.11.2001 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen 4721 sayılı kanun kapsamında belirlenmiş olan ön koşullardan bahsedeceğiz. Bu yazının kaleme alındığı tarihe kadar yapılan son değişiklikleri de içerisinde barındıran bir yazı olmasına özen gösterdiğimizi ve 2001 yılındaki hali ile değerlendirmediğimizi bilmenizi isteriz.

BOŞANMA DAVASI AÇILABİLMESİ ÖN KOŞULLARI -I –

Geçerli Bir Evlilik Bulunmalıdır.

Evlilik, cinsiyetleri “AYRI” iki kişinin ömür boyu beraber yaşamasını hedefleyen güç ve çetin bir kurumdur. Evlilik aslında bir beraberlik düşüdür. Evlilik paylaşmaktır. Başka bir anlatımla evlilik bir yaşam ortaklığıdır.Türk Medeni Kanunu Aynı Cins Bireylerin Evliliğini onaylamaz. Bireylerden her hangi biri yasa dışı yollar ile cinsiyet değiştirdiğinde evlilik cinsiyetin değiştiği tarihten itibaren geçerliliğini yitirir. Cinsiyeti değişmeyen birey istediği anda ikametinin bulunduğu mahkemeye giderek evliliğin iptalinin ilan edilmesini isteyebilir.

Yasal yollar ile cinsiyet değiştirilebilir. Yasal yollar ile de cinsiyet değiştiren bireyin bunu evlilik içerisinde yapması durumunda evliliğin devamına izin verilmeyeceği için bu konuda izin alacak olan bireyin evliliği yasal yollardan bitirmesi beklenir. Sağlık durumu, kaza, yada erkeğin bilinçsiz olması durumunda yaşadığı kazanın koma yada benzeri bir durumda cinsel organının parçalanması ve doktorun mahkeme kararını bekleyemeyeceği durumda operasyon gerçekleştirilir. Burada bireyin kendi isteği ile cinsiyet değiştirme talebi olmadığı için eşi olan kadın daha sonra tedavi edilemeyecek durumda olan cinsel yetersizlik sebebi ile boşanma davası açabilir. Bu senaryo kadının başına gelme ihtimali yoktur. Çünkü kadın iken erkek olma operasyonu bir ekleme operasyonudur. Bu nedenle parçalanan bir uzuvdan bahsetmek imkansızdır.

Türkiye’ de cinsiyet değişimi yasa dışı değildir fakat cinsiyet değiştirmenin belli prosedürleri mevcuttur. Bu süreç işletilerek cinsiyet değişikliği yasal olacaktır. Bunun dışındaki her türlü cinsiyet değişimleri yasa dışı kabul edilmiştir. Yurt dışında yapılan operasyonların Türkiye’de kabul ettirilmesi mümkündür fakat bu süreç de belli prosedürlerin işletilmesi sonucunda olacaktır.

Bilindiği üzere evlilik birliği doğal olarak ölümle, patolojik olarak ise boşanma ile sona erer. O halde boşanma kararı verilebilmesi için ortada geçerli bir evlilik bulunmalıdır.

Yargıtayda tekrar ele alınan bir dava ( Yerel Mahkemelerde görülen dava Temyiz nedeni ile Yargıtayda tekrar görülür.) cinsiyet değişikliği nedeni ile açılan bir davanın kararı aşağıdaki şekildedir.

Eşlerden birinin yasa dışı olarak cinsiyetini değiştirmesi durumunda evlilik, değişikliğin gerçekleştiği tarihte kendiliğinden sona ermiş sayılmalıdır. Bu sebeple cinsiyet değişikliği de evliliği sonlandıran sebeplerden sayılmalıdır.

Yurt içinde yapılan Evlilik;

Taraflar arasında geçerli bir evlilik yoksa boşanma davası söz konusu olamaz. Daha önce boşanma davasının açılmış olması bile yoklukla malul evliliği geçerli hale getirmez. Bu şu anlama gelir; Daha önce boşanma davası açılmış olması ve yerel mahkemenin bu davayı kabul etmesi dava konusu olabilecek bir evlilik ortada olmadığı gerçeğini değiştirmez. Yerel Mahkemede açılan dava ya düşer yada takipsizlik kararı çıkar. Bu nedenle   dava açılmış olması evlilik kurumu varlığını ispatlamaz ve ortada bir evlilik olduğundan söz edilemez. Hatta bu yerel mahkemede bir karar çıkabilir ve bu temyiz edilebilir. Yargıtay da aşağıdaki gibi yoklukla malul olan evlilik ile ilgili boşanma davasını red eder ve bu dava görülemez. Cinsiyeti değişmeyen birey her istediği an bulunduğu yerel mahkemeye giderek evliliğin iptalinin “İLAN” edilmesini isteyebilir.

“…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle daha önce boşanma davası açılmış olması, yoklukla malul evliliği geçerli hale getiremeyeceğine göre yerinde bulunmayan temyiz isteğinin reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına,”

Yargıtay Kararıdır.

Başka bir anlatımla boşanma davasında karar verilebilmesi için tarafların, hukukun tanıdığı biçimde evli olduklarının tespiti gerekir.

Evliliğin tespiti davasında aile mahkemesi görevlidir.

“…Dava evliliğin tespitine ilişkindir. 4787 sayılı Yasanın 5133 sayılı Yasa ile değişik 4/1. maddesi gereğince 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun üçüncü kısmı hariç ikinci kitabından kaynaklanan davalara Aile Mahkemelerince bakılacağını hükme bağlamıştır. Görev kamu düzenine ilişkindir. Mahkemece yargılamanın her aşamasında kendiliğinden dikkate alınması da zorunludur. Gerçekleşen bu durum karşısında dava dilekçesinin görev yönünden reddi gerekirken işin esas metni incelenerek yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”

Yetkili evlendirme memuru önünde uygun irade açıklanmasında bulunulmamışsa taraflar ne kadar uzun süre birlikte yaşamış olurlarsa olsunlar geçerli bir evlilikten söz edilemez. Geçerli bir evliliğin olmaması nedeni ile boşanma davası da açılamaz. Miras ve haklar konusunda evlilik sebebi ile bir hak iddia edilemez fakat kanun maddeleri ile belirlenmiş farklı suçlar burada mevcuttur. Bu konuda yasal süreç başlatılabilir fakat “boşanma davası” söz konusu olamaz.

Yargıtayda görülen Evliliğin iptali davası (Evliliğin Butlanı) ile ilgili bir karar aşağıdadır. Yerel Mahkeme Evliliği iptal davasını kabul etmemiştir. yargıtay bu konuda aynı görüşte değildir ve davanın kabul edilmesini çünkü ortada davada sunulan delillere göre evliliğin iptal edilmesi ile ilgili ilanın da yayınlanması gerekirken dava kabul edilmemiştir.

“..Evlenme akit inin geçerli olarak meydana gelmesi için evlenecek kişilerin yetkili evlendirme memuru önünde, bu amaca (evlenmeye) uygun irade açıklanmasında bulunmaları zorunludur. (TKM. md. 109, TMK. md. 142) (14.6.1965 tarihli 3/3 sayılı Yargıtay İçt. Bir. Kararı) Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden, davacı H…n’ın evlenme sırasında evlendirme memuru huzurunda bulunmadığı ve evlenmeye uygun bir irade açıklamasının olmadığı, evlenme defterini onun yerine başka bir şahsın imzaladığı anlaşılmaktadır. Bu durumda akit geçerli biçimde oluşmamıştır. Evlenme yoklukla maluldür. Ortada geçerli biçimde doğmuş bir evlenme akti bulunmadığına göre, tarafların fiilen bir arada yaşamış olmaları ve çocuklarının bulunması sonuca etkili olmadığı gibi olayda objektif iyi niyete ilişkin Türk Medeni Kanununun 2.nci maddesindeki kuralı uygulamak da mümkün bulunmamaktadır. O halde davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddi doğru görülmemiştir.”

Evliliğin geçerli olmadığı konusunda son derece somut davalardan biri de S.S.K. tarafından açılan bir davadır. İş kazasında ölen Y…f isimli bir işçinin evliliğinin geçerli olmadığı konusundaki ispatlayabileceği sebeplerden dolayı Devletin resmi bir kurumu tarafından açılmıştır. Yerel Mahkeme evliliğin geçerli olmadığı yönünde görüş bildirmiş ve Dini nikahla evli olan Y…f in eşi Olan F…a nın temyiz istemi sebebi ile dava yargıtayda tekrar görülmüştür. Yerel Mahkemenin Vermiş olduğu karar ile yargıtay kararı sonuç olarak farklı değil ama sonuca gitme yöntemi olarak farklıdır.

“…Dava, 27.4.1999 tarihinde ölen S.S.K.’na tabi sigortalı Y…f ile davalı F…a arasında, ölümden 20 gün önce 7.4.1999 tarihinde yapılan evlenme akit inin, evlenenlerden Y…fun irade beyanı noksanlığı sebebiyle iptali isteğine ilişkindir. S.S.K. tarafından 31.7.2000 tarihinde, aktin taraflarından F…a’ya husumet yöneltilerek açılmıştır. Mahkemece; Türk Medeni Kanununun 147. maddesi gereğince evlenmenin mutlak butlanla batıl olduğunun tespitine karar verilmiştir. Kararı davalı F…a temyiz etmiştir. Dava incelendi, gereği düşünüldü:Evlenmenin butlanı davası, Türk Medeni Kanununun 146/2. maddesi gereğince ilgisi olan herkes tarafından da açılabilir. Davacı “S.S.K. evli eşe yasal olarak iş kazası ve Ölüm aylığı bağlamakla yükümlü olacağından, menfaati zedelenen kişi olarak dava açma hakkına sahiptir. Bu bakımdan davalının, “S.S.K.’nun dava hakkı bulunmadığı “ yönündeki temyiz itirazı yersizdir. Öte yandan; Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki 4722 sayılı Kanunun 9/3. maddesine göre, eski Hukuka göre geçerli olmayan evlenmenin iptali, Türk Medeni Kanunu hükümlerine tabidir.4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 142. maddesi gereğince, evlenmenin geçerli biçimde kurulabilmesi için, evlendirme memuru önünde tarafların karşılıklı olarak bu yöndeki iradelerini açıklamaları şarttır. (14.6.1965 tarihli 3/3 sayılı İçt. Bir. Kararı.) Tarafından birinin iradesinin yokluğu halinde evlenme akti kurulmaz ve böyle bir durumda evlenme “yoktur”.Toplanan delillerden ölü Y…f un evlenme sırasında evlendirme memuru huzurunda bulunmadığı anlaşılmakta olup onun yerine başka bir şahsın imza attığı Adli Tıp raporu ile de sabittir. Bu durumda evlenmenin mutlak butlanla batıl olduğunun tespiti yerine yoklukla malul olduğunun tespitine karar verilmesi gerekir. Ancak bu yön davacı tarafından temyiz edilmemiş olduğundan bozma sebebi sayılmamış, yanlışlığı işaret edilmekle yetinilmiştir.”

“…Türk Medeni Kanununun 141. maddesi uyarınca evlenme töreninin evlendirme memurunun ve ayırt etme gücüne sahip ergin iki tanığın önünde açık olarak yapılması yine eşlerin yetkili evlendirme memuru önünde evlenme iradelerini açıklamaları gerekir. Taraflar arasında bu şekilde bir evlenme akdi bulunmadığından evlenme yok hükmündedir. Evliliğin yokluğunun tespitine karar verilmesi gerekirken boşanmaya karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.”

[highlight]Evlenme iradelerinin sözlü olarak açıklanmasından sonra defterin imza edilmemiş olması ise gerçekleşen evliliği hükümsüz hale getirmez.[/highlight]Aşağıda ise bir başka yargıtaya giden yerel mahkeme tarafından verilen kararın değiştirildiği bir dava örneğini görmekteyiz. Koca ölmüştür ve Kocanın mirası üzerinde eş hak sahibidir. Erkeğin diğer akrabaları Evlenme Defterini imzalanmaması nedeni ile evliliğin geçersiz olduğunu ve bu nedenle miras hakkı bulunmadığı düşüncesi ile evliliğin geçersiz sayılması davası olan Butlan Davası Açmışlardır.

“..Yapılan soruşturma, toplanan deliller ve dinlenen tanık beyanlarından, ölen A….i ile davalı T….e’nin evlendirme memuru ününde bizzat hazır bulundukları ve bu amaca uygun iradelerini tanıkların önünde sözlü olarak açıkladıkları anlaşılmaktadır. Akit, amaca uygun iradelerin evlendirme memuru huzurunda sözlü olarak açıklanmasıyla oluşmuştur. (TKM.md.109, TMK. md.142) Bu iradelerin sözlü olarak açıklanmasından sonra defterin imza edilmemiş olması, gerçekleşen evliliği hükümsüz hale getirmez. Evlenen A….i’nin evlenme sırasında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun olduğuna ilişkin bir delil de getirilmemiştir. O halde isteğin reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.”

Yasanın yetkili kıldığı kişi önünde yapılmayan evlenme işlemi hiç yapılmamış (keenlemyekûn) (transactions regarded nonexistent) sayılır.

Boşanma Davası - II -

Boşanma Davası - II -

bosanma-davasi

4721 Sayılı Türk Medeni Kanununa göre boşanma davasından bahsedilebilmesi için varlık mevcudiyeti gerektiren koşullara devam etmekteyiz.

BOŞANMA DAVASI AÇILABİLMESİ ÖN KOŞULLARI -II –

Yurt Dışında Yapılan Evlilik

Evliliğin şekline yapıldığı ülke hukuku uygulanır. Evlenme işleminin nüfus siciline kaydedilmemiş olması evliliği geçersiz kılmaz.

Bunu somut bir şekilde açıklamak gerekirse Bir Türk vatandaşının Türkiye Dışında farklı cinsten bir birey ile yapacağı bir evlilik; evliliğin gerçekleştiği ülke kanunlarına göre geçerli ise Türkiye’de de geçerli sayılmaktadır. Uygulamanın Türk Medeni Kanunun sınırları dışında olması yada O evliliğin Türkiye için geçerli olup olmayacağı tartışma konusu yapılamaz. Tek istisnası aynı cinsten iki bireyin yapacağı evlilik Türk Kanunlarına göre Onay görmez. Yani Bir kadın yada erkeğin örneğin İskoçya’da kilise nikahı ile evlenmesi neticesinde  Türkiye’de evli kabul edilir. Yada en somut örneği Amerika Las vegas kentinde çiftler yarım saat içerisinde evlenebilmektedirler. Bu evlilik Türkiyede geçerlidir.

Aşağıda yargıtayda görülen bir dava Yurt dışında yapılan bir evlilik ve daha sora yine yurt dışında yapılan bir boşanma davasının tanınmasına yöneliktir. Sorun Yurt dışında yapılan evlilik de Erkeğin yabancı eşinin soy adını taşımasından kaynaklanır. Daha sonra Türkiye’de de yeniden evlenen erkeğin; bulunduğu ülkeye yeni eşini götürmek istemesi ve bu nedenle boşanmasının tanınmasını bu yurt dışında yaptığı boşanmadan bir hukuki fayda sağlaması sebebi ile ve Yerel mahkemede görülmeyen bu davanın yargıtayda temyiz de tekrar ele alınması ile farklı bir sonuç doğmuştur.

“…Tarafların Almanya’da Alman Hukukuna uygun olarak resmi memur önünde evlendikleri, bu evliliğin Alman Nüfusunda kayıtlı olduğu ancak; davacı A…t’in Alman vatandaşı karısının soy adını alması nedeniyle Türkiye’deki A…t’in nüfusuna kaydının yapılmadığı hususlarında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davacı A…t; Alman eşinden Alman Mahkemesinin kararıyla boşandığını belirterek bu kararın tanınmasını istemiş, yerel mahkeme; “Tarafların evliliğinin Türk yasaları çerçevesinde geçerli olmadığından nüfusa kaydedilmediğini, bu nedenle de tanıma isteğinde bulunulmayacağı” gerekçesiyle isteği reddetmiş karar davacı tarafından temyiz olunmuştur. Davacının, daha sonra evlendiği Türk Vatandaşı karısını Almanya’ya götürmek istediği ancak Almanya’da verilen boşanma kararı tanınmadığından bunun mümkün olamaması nedeniyle temyize konu davayı açtığı anlaşıldığından; davanın görülmesinde hukuki yararının bulunduğu hususu sabittir. Evlenme tarafların evlendirme memuru huzurunda evlenme iradelerini açıklamalarıyla oluşur. (TMK. m. 142) Evlenme iradesinin olumlu şekilde evlendirme memuru önünde açıklanmasıyla oluşan evlenme akit inin; nüfus siciline kaydedilmemiş olması, akti geçersiz kılmaz. (YİBK, 14.6.1965 t, 3/3) Evlenme ehliyet ve şartları, taraflardan her birinin evlenme anındaki milli hukukuna tabidir. Evliliğin şekline yapıldığı ülke hukuku uygulanır. (5718 s. MÖHUK. m. 13) Yurt dışında yabancı yetkili makamlar önünde Türk Vatandaşlarının yaptığı evlenmeler, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümlerine uygun olmak ve butlanla batıl olmayı gerektiren bir sebep bulunmamak kaydıyla geçerlidir. Evlenmekle Türk vatandaşlığını kazanan kadın, kocasının hanesine tescil edilir.(5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 24, 25) Davacının Almanya ’da Alman Vatandaşıyla yaptığı evlilik akdi şekil yönünden 5718 sayılı Milletler arası özel Hukuk Usulleri Kanununun madde 13/2’ye uygun olup “evlenme akdi” gerçekleşmiştir. Davacının Alman eşinin soy adını alması nedeniyle bu şekilde kaydının Türk nüfusuna yapılmaması (TMK: m. 187) bu evliliği geçersiz kılmaz ve yok sayılmasını gerektirmez. O halde isteğin 5718 sayılı Milletler arası Özel hukuk Usulleri Kanununun maddi 53, 54, 58. hükümleri çerçevesinde incelenip bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde reddine hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”

Bu alttaki örnek de ise İsrail’de geçerli olan vekil ile evlenmenin Türk Yasalarınca geçerli sayılmamasını kanıtlayan bir örnektir. Bu nedenle Boşanma Davasından bahsedilmesi olanaksızdır.

..Evlendirme memuru, evleneceklerden her birine birbiriyle evlenmek isteyip istemediklerini sorar. Evlenme, tarafların olumlu sözlü cevaplarını verdikleri anda oluşur.(TMK.m.l42) İsrail’de yapılan evlenmede davalı-davacı koca bizzat hazır bulunmamış, vekaletname ile temsil edilmiş ve evlilik yapılmıştır. Vekaletname ile yapılan evlenme Türk Hukuku açısından yoklukla malul evlenme dir. Bu yön nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir.”

1-“…Boşanmaya ve çocukların bu sebeple velayetleri hakkında karar verilebilmesi için tarafların, hukukun tanıdığı biçimde evli olduklarının tespiti gerekir. “Evlenme ehliyetine ve şartlarına taraflardan her birinin evlenme anındaki milli hukuku uygulanır. Evlenmenin şekli, yapıldığı yer hukukuna tabidir” (2675 sayılı kanun 12). Hakim, bu yönü görevi gereği kendiliğinden re’sen araştırmak zorundadır. Kaldı ki, bu yön taraflar arasında ihtilaflıdır. (11.11.1991 tarihli cevap dilekçesi). Davalının 30.1.1992 tarihli dilekçedeki şarta bağlı beyanı, bu yönün araştırılmasına engel olmadığı gibi, tarafların serbestçe tasarrufta bulunamayacakları davalarda ikrarları hakimi bağlamaz (MK.150, HUMK.95). O halde tarafların hukuka uygun evliliğinin olup olmadığı öncelikle araştırılmalıdır. Yukarıda aynen alman Yargıtay 2.Hukuk Dairesi Kararında sözü edilen “Yabancı Resmi Belgelerin Tasdik Mecburiyetinin Kaldırılması” ve “Bazı İşlem ve Belgelerin Tasdikten Muaf Tutulması” hakkındaki sözleşmelerle, belirli istisna kapsamında kalmadıkça yabancı ülkede düzenlenen belgeler, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 296. maddesinde tarif edildiği biçimde tasdiki taşımadıkça delil olarak kabul edilemez. Getirtilen davalıya ait aile nüfus kaydında taraflar evli gözükmemekte dirler. Tarafların evliliklerini gösteren 13 Aralık 1991 tarihli belge, İzlanda Makamlarınca düzenlenmiştir. Yukarıda sözü edilen sözleşmelere İzlanda’nın usulüne uygun katıldığı belli olmadığı gibi, bu belge, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uyarınca “Mahallinde mer’i Kanunlara mutabık (uygun) olduğu mahalli Türk şehdenberi veya Türk siyesi memurları tarafından tasdik” unsurunu da taşımamaktadır. İzlanda’nın açıklanan sözleşmelere usulüne uygun katılıp katılmadığı Dış işleri Bakanlığından sorulup, katılmadıkları anlaşılırsa taraflardan tasdik şerhini taşıyan belge getirmeleri istenecek yerde, mevcut belge yeterli görülerek bozmaya karşı direnilmesi doğru değildir.

2- “Boşanma ve ayrılık sebepleri ve hükümleri eşlerin müşterek milli hukukuna tabidir. Eşler aynı vatandaşlıkta iseler müşterek ikametgah hukuku, bulunmadığı takdirde müşterek mutad meskenleri hukuku, bunun da bulunmaması halinde Türk Hukuku uygulanır” (2675 s. Kanun 13). “Hakim, Türk Kanunlar ihtilafı kurallarını ve bu kurallara göre yetkili olan yabancı hukuku re’sen uygular” (2675 s. Kanun 2). Bu sebeple yabancı unsurlu boşanma davasında uygulanacak hukukun tespitinde, Hakim tarafların beyanı ile bağlı olmadığı gibi, uygulanacak hukuk kurallarının tespiti bakımından tarafların yardımını isteyebilir. Görüldüğü üzere, bu davada uygulanacak hukukun tespiti bakımından tarafların tabiiyetlerinin belirlenmesinde de zaruret vardır. “Bir kimsenin Türk vatandaşı olup olmadığı hakkında Türk makamlarınca tereddüde düşüldüğü takdirde bu husus İçişleri Bakanlığı’ndan sorulur” (403 S. Türk Vatandaşlığı Kanunu 39). Davacı, davalının İzlanda tabiiyetine geçtiğini ileri sürmekte müşterek milli hukukun İzlanda hukuku olduğunu savunmaktadır. Davalının İzlanda Vatandaşlığına geçtiği yönünde yukarıda sözü edilen 13.12.1991 tarihli onaysız belgeden başka bir kayıt yoktur. Bu belgede yazılı olanların gerçek olduğu kabul edildiği takdirde, davalının İzlanda Vatandaşlığını almak için Türk Makamlarından izin alıp almadığı veya Türk Vatandaşlığından çıkıp çıkmadığının tespiti ve hatta Türk Vatandaşlığı Kanunun 25. maddesi uyarınca Türk Vatandaşlığını kaybedip etmediğinin belirlenmesi önem kazanmaktadır. İşte bu sebeplerle 403 sayılı kanununun 39. maddesi uyarınca davalının vatandaşlığını araştırmak zorunluluğu doğmaktadır. Öte yandan davacının Vatandaşlığını araştırmak ve belgelemek gerekir. Çünkü Türk Vatandaşlık Kanununun 5. maddesi uyarınca “Bir Türk ile evlenen yabancı kadın Türk Vatandaşlığına geçmek istediği veyahut evlenmekle eski vatandaşlığını kaybettiği takdirde Türk Vatandaşlığını kendiliğinden kazanır”.

Yabancı ülkede taraflar boşanmış olsa bile yabancı ilamlar tanınmadıkça veya “tenfiz” edilmedikleri sürece hukuki sonuç doğurmayacağından taraflar evli sayıldığından açılan boşanma davasının esasının incelenmesi gerekir.

“…Yabancı ilamlar tanınmadıkça veya tenfiz edilmedikleri sürece hukuki sonuç doğurmaz. ( 2675 SK. md. 34 ) Dosyaya tercümesi ibraz edilen yabancı mahkemece verilen ilamın tanınması veya tenfiz edildiği hakkında bir delil getirilmemiş olup taraflar kayden evlidir. O halde taraf delillerinin toplanıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken; yazılı şekilde davanın konusuz kaldığından bahisle hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.”

“…Yabancı mahkemece verilen boşanma kararının tanınmasına ilişkin hüküm kesinleşmedikçe, davalı tarafından açılan karşı boşanma davası konusuz kalmaz. Bu bakımdan kadının açtığı karşı boşanma davasının esası hakkında toplanan deliller çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”

“…Dosyaya alman nüfus kaydına göre; tarafların ( ikisinin de) 3.10.2001 tarihinden bu yana aynı zamanda Belçika vatandaşı oldukları anlaşılmaktadır. Davacı (kadın ) işbu boşanma davasını 23.09.2003 tarihinde açmıştır. Türkiye’de açılan boşanma davası devam ederken, davalı kocanın Belçika Mahkemelerine başvurarak orada, boşanma kararı almış olması, işbu davanın Türk Mahkemelerinde görülmesine engel değildir. Yabancı Mahkemece verilmiş bulunan boşanma kararının Türk Mahkemelerinden verilen boşanma kararının sonuçlarını hasıl edebilmesi ( MÖHUK md. 41/1 ) yabancı ilamın tenfiz koşullarını taşıdığının hükmen tespitine, (tanıma kararı verilmesine) bağlıdır. ( MÖHUK md. 42/1 ) Böyle bir tespit kararı verilmedikçe yabancı mahkeme kararı Türkiye’de Türk Mahkemelerinden verilen bir boşanma kararının sonuçlarını doğurmaz.Davaya devamla tarafların delilleri toplanarak hasıl olacak sonuç uyarınca karar vermek gerekirken, açıklanan yönler gözetilmeden hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir.”

Yurt dışında yapılan evlenmenin tespit ve tescili görevi ise Nüfus İdaresine aittir.

“…Yabancı ülkede evlenmenin tespit ve tescili görevi Nüfus İdaresine aittir. Bu yön gözetilmeden davanın reddi yerine kabulü ve yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.”

Boşanma Davası - III -

bosanma-davasi-iii

Boşanma Davasından bahsedilmesi için gereken koşullara devam etmekteyiz.

Boşanma Sebepleri Gerçekleşmelidir

Bu sistem sınırlı sayı ilkesine dayanmaktadır. Hakimler Açılan Boşanma davasında Boşanmaya ancak kanunda yazılı bir sebeple karar verebilir. Kanunda yer almayan bir sebebin niteliği ve kapsamı ne olursa olsun hakimin bu sebebi temel alarak boşanma kararı verebilmesi olanaklı değildir.

Boşanma Nedir:

“Yasada belirlenen bir sebebe dayanılarak evlilik birliğinin hakim kararı ile sonlandırılması dır” biçiminde de tanımlayabiliriz.

Turgut AKINTÜRK, boşanma tanımında “eşlerden birinin açacağı dava” kavramına yer vermektedir. 3444 sayılı yasa ile yapılan değişiklikten sonra (TKM.m. 134 f. III) boşanmak üzere eşlerin birlikte başvurması olanaklı hale gelmiştir.

Aynı olanak 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun da yer almıştır. Türk Medeni Kanununun m. 166 f. III hükmüne göre evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Aksi durumda evlilik birliğinin temelinden sarsıldığından söz edilemez.

Uygulamada ve halk arasında (çiftlerin birlikte yaptıkları bu başvuru belirli kriterleri içinde barındırır) ANLAŞMALI BOŞANMA şeklinde isimlendirilen bu kavram günümüzde evli olan çiftlerin en çok tercih ettikleri yöntemlerden biridir. Toplumun bilinç seviyesi arttıkça bu şekilde görülen boşanma davası sayısı artacaktır.

Hakim Kararı Bulunmalıdır

Boşanma; ölüm, gaiplik, cinsiyet değişikliği ve hükümsüzlük gibi evliliği sonlandıran sebeplerden biridir. Boşanma, evlilik birliğinin hakim kararı ile sona erdirilmesidir. Hakim ancak kanunda yazılı bir sebeple boşanmaya karar verebilir.

Bilindiği üzere aile mahkemesi ( yoksa Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen asliye hukuk mahkemesi) hakimi tarafından verilen boşanma kararları kadın ve erkeğin kayıtlı bulunduğu nüfus yönetimi ile merkez arşivindeki onaylı örneklerinin gün ve sayı sırasına göre bir araya getirilip her yılın sonunda ciltlenmesi ile oluşan kütüğe “boşanma kütüğü” denilir (Nüf.Yön.m.64).

Boşanma kararını veren mahkemenin yazı işleri müdürü kararın kesinleştiği tarihten itibaren otuz gün içinde üç nüsha karar örneğini bulunduğu yer nüfus memurluğuna vermekle görevlidir ve bunu yapmak zorundadır. (Nüf.K.m.31, c.l). O yer nüfus memuru da boşanma kararının örneğini “kocanın kayıtlı olduğu yer” nüfus memurluğuna göndermekle görevlidir ve bunu yapmak zorundadır.

Boşanma Sebepleri içinde olan cinsiyet değişikliği ile ilgili Bilinmesi gerekenler: Ancak hemen belirtmek gerekir ki Türk Medeni Kanununun m. 40 hükmüne göre cinsiyetini değiştirmek İsteyen kimse, şahsen başvuruda bulunarak mahkemece cinsiyet değişikliğine izin verilmesini İsteyebilir. Ancak, iznin verilebilmesi için, İstem sahibinin on sekiz yaşını doldurmuş bulunması ve evli olmaması; ayrıca transseksüel yapıda olup, cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunluluğunu ve üreme yeteneğinden sürekli  biçimde yoksun bulunduğunu bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınacak resmi sağlık kurulu raporuyla belgelemesi şarttır. Verilen İzne bağlı olarak amaç ve tıbbi yöntemlere uygun bir cinsiyet değiştirme ameliyatı gerçekleştirildiğinin resmi sağlık kurulu raporuyla doğrulanması halinde, mahkemece nüfus sicilinde gerekli düzeltmenin yapılmasına karar verilir. Görüldüğü üzere artık 4721 sayılı Türk Medeni Kanununa göre cinsiyetini değiştirmek isteyen kimsenin evli olmaması şarttır. Veysel BAŞPINAR, Türk Medeni Kanununun m. 40 hükmünün Türk Medeni Kanunu yerine Nüfus Kanununda yer alması düşüncesindedir. Veysel BAŞPINAR, “Yeni Türk Medeni Kanunu Hakkında Bazı Düşünceler”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Haziran-Aralık 1999, Cilt.III, Sa­yı: 1-2, s. 50, Dipnot: 11.
Burada bir kaza sonucu cinsel organında hasar meydana gelen Tıbbi sebepler ile cinsel organının bir kısmını yada tamamını kaybeden erkeğin eşi olan kadın erkeğin Penil Protez takması yada Toplum içinde eksik bir erkek ile birlikte olmak istememesi gerçekleşebilir. Bu konuda Hukuk sistemi Kadına Boşanma davası yolunu açacaktır. Kadın tedavisi mümkün olmayan cinsel yetersizlik sebebi yada cinsel ilişkinin kendi kusuruna dayanmayarak gerçekleşmediği sebebi ile yargı yoluna gidebilir. Hukuk sistemi hiç bir kadına bir cinsel organ yerine bir protez ile birlikte yaşama zorunluluğu getirmez.
Boşanmanın Dayandığı İlkeler

Boşanmanın Dayandığı İlkeler

boşanma_hukuku

Boşanmanın Dayandığı İlkeler

  • İrade ilkesi
  • Kusur ilkesi
  • Evlilik birliğinin sarsılması ilkesi
  • Elverişsizlik ilkesi
  • Eylemli ayrılık ilkesi

BOŞANMADA İRADE İLKESİ

Evlilik birliği, tarafların iradesiyle kurulduğuna göre yine onların iradeleriyle sona erdirilebilmelidir. İrade ilkesine” göre boşanmak için eşlerin rızaları yeterlidir. İrade beyanı tek yönlü ise belirli sebeplere dayanma sistemini dışlayıp serbest boşanma sisteminin kabulü sonucu doğmaktadır.

Eşlerin ortak rızasıyla boşanmanın (ANLAŞMALI BOŞANMA) olanaklı olması serbest boşanma sistemine yaklaşmak değil de olsa olsa evlilik birliğinin temelinden sarsıldığının bir göstergesi olduğundan dolayısıyla belirli sebeplere dayanma sisteminin terk edilmediği anlaşılır.

VELİDEDEOĞLU-Aile, s. 183. Başka bir anlatımla boşanmak isteyen DAVACI eş davalının hareketlerinin iradi olması durumunda ancak bir boşanma kararı elde edebilecektir.

BOŞANMADA KUSUR İLKESİ

Kusur ilkesine  göre boşanmaya karar verilebilmesi için eşlerden birinin mutlaka kusurlu olması gerekir. Boşanma davasını açmak hakkı kusursuz eşe aittir. Kusurlu eş boşanma davası açamaz. Kimse kendi kusuruna dayanarak hukuken korunan bir yarar elde edememelidir. Kusursuz eşin dava hakkını kullanmaması hakkın kötüye kullanılması olarak yorumlanamaz. Zira kimse kendi yararına bir dava açmaya zorlanamaz.

Kusur ilkesinin mutlak olarak kabulü olanaklı değildir. Kusur ilkesi mutlak olarak kabul edilirse örneğin akıl hastalığı sebebiyle boşanmaya karar verilemeyecektir.

İsviçre’de yeni düzenleme ile kusur ilkesinden vazgeçilmiştir denilebilir.

EVLİLİK BİRLİĞİNİN SARSILMASI İLKESİ

Evlilik birliğinin temelinden sarsılması ilkesine göre boşanmak için kusur zorunlu değildir. Taraflardan biri veya ikisi kusurlu olabileceği gibi her ikisi de kusurlu olmayabilir. Evlilik birliğinin temelinden sarsılması durumunda boşanmaya karar verilir.

Evliliğin amaç ve işlevini kaybetmesi, evlilik birliğinin devamının istenmesinde hiçbir yarar ve anlamın kalmaması durumunda yanlara ızdırap veren bu evlilik artık sonlandırılmalıdır.

EVLİLİKTE ELVERİŞSİZLİK İLKESİ

Eşlerden biri bedensel veya ruhsal bozukluk sebebiyle yükümlülüklerini yerine getiremeyecek hale gelmişse boşanmaya hükmedilir. Evlilik bağının çözülmesini diğer eş isteyebilir. Ortaya çıkan özür/eksiklik diğer eş için ortak yaşamı çekilmez duruma getirmelidir.

Elverişsizlik ilkesine öğretide aşağıdaki örnekler verilmektedir:

  • Akıl hastalığı
  • İktidarsızlık
  • Cinsel sapıklık
  • Kısırlık
  • Bulaşıcı ve iğrenç hastalık
  • Gelecek soylar için tehlikeli hastalıklar
  • Alkolizm

Türkiye Cumhuriyeti Mahkemelerinde genellikle penil protez takılmasına rağmen iktidarsızlık sebebiyle boşanma davasının kabul edilmesini kararlaştırmıştır. Boşanma kararı çıkma olasılığı yüksek olan bu durumda Yargıtay tarafından bozulan dava sayısı azınlıktadır.

“…Yapılan soruşturma, toplanan delillerle eşlerin 1991 senesinde evlendikleri, kocanın daha sonra “Penil Protez” taktırdığı anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı boşanma davası açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya karar verilecek yerde, (TMK. md. 166/1 ) yetersiz gerekçe ile boşanma davasının reddi doğru bulunmamıştır.”

Penil protez takılmasına rağmen elverişsizlik ilkesinden söz edilemeyeceğinden aşağıda yer alan karşı oyumla bu görüşe katılmadım.

‘‘…Davacı kadın tarafından açılan evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle boşanma davası açıldığı (TMK. m. 166 f. I-II) ve ispat edilemeyen kusur nedeni ile açılan boşanma davasının reddi ne karar verildiği konusunda değerli çoğunluk ile aramızda “ görüş AYRILIĞI ” vardır. ÖZTAN, s. 218. SAYMEN/ELBİR, s 240. AKINTÜRK, s. 208. KÖPRÜLÜ/ KANETİ, s. 152, ZEVKLİLER, 920. FEYZİOĞLU, s. 253.

Elverişsizlik ilkesinde bedensel ve ruhsal bozukluk sebebine dayalı olarak gerçekleşen eylem/olgu iradi sebeplere dayalı olmasa bile boşanma sebebi sayılır. Yeter ki elverişsizlik sonucu evliliğin dayanılmaz/katlanılmaz boyutlarda olduğu kanıtlanmış olsun.
Anlatılan örnekte yargıtaya temyiz istemi ile giden boşanma davasında yargıtay üyeleri arasında bile görüş de tam birlik yoktur. Şöyle ki;
Çekişme nedir?

Değerli çoğunluğun “davalı kocanın penil protez taktırması olgusunu evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle boşanma davasında bir boşanma sebebi olarak belirlemesine” katılmıyorum. (TMK. m. 166 f. 1-11)

Şöyle ki;

  • Dava dosyasında gerçekleşen duruma göre;
  • Davacı kadın 1973, davalı koca ise 1966 doğumludur,
  • Taraflar 31.5.1991 tarihinde evlenmişlerdir,
  • Dava dosyasında gerçekleşen olgu: Davalı kocaya 15.09.1992 tarihinde molleable penil protez im plantasyonu ameliyatı uygulanmıştır,
  • Tarafların penil protezli birliktelikleri Mayıs-2001 tarihine kadar sürmüştür,
  • Davacı kadın tarafından 16.4.2002 tarihinde evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle boşanma davası (TMK. m. 166 f.1-2) açılmıştır,
  • Davacı vekilinin 10.12.2002 günlü oturumdaki anlatımıyla: “Biz tanıkları usulden gösterdik, dinlendiler, ancak mesele karşı tarafın iktidarsızlığı meselesidir, tanıklar bu durumu tam söyleyemediler” denilmiştir,
  • Dinlenen tanıkların anlatımı ile davalıdan kaynaklanan evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle boşanmayı gerektirecek bir eylem kanıtlanmamıştır.
  • Davalı koca hakkında verilen 18.6.2003, 25.5.2004 ve 1.3.2005 günlü raporlarda “Peniste tek taraflı penil protezi mevcut olup bu haliyle cinsel ilişki kurabilir” tanı ve kararı mevcuttur.

Boşanma Davası neden reddedilmelidir?

A)    Boşanma Davasınispi boşanma” sebebine dayanılmıştır. Davacı kadın, “çekilmezlik” unsurunu kanıtlayamamıştır.

B)    Davacı kocanın penil protezi ile cinsel ilişki kurabileceği ve bu kapasitede olduğu alınan raporlar ile sabittir. Kadının bakire olduğu ileri sürülmüş olmadığı gibi cinsel ilişkiden yoksunluk kanıtlanmadığı için “elverişsizlik” ilkesinin de uygulanma olanağı yoktur.

C)    Davalı kocadan kaynaklanan başkaca bir eylem de kanıtlanamadığına göre “sadece penil protez takılması” olgusu davacı kadının boşanma davasının kabulü ne gerekçe yapılamaz.

Bu sebeplerle davacı kadın tarafından açılan boşanma davasının reddi konusunda yerel mahkeme hakimi ile “aynı görüşü” paylaşıyorum. Bu sebeplerle değerli çoğunluğun “farklı görüşüne” katılmıyorum.

EYLEMLİ AYRILIK İLKESİ

Eşler sürekli ve eylemli olarak uzun süredir bir araya gelmemişlerse boşanmaya hükmedilmeli dir. Eşlerin bu biçimde yaşaması birlikte yaşama istek ve inancının kalmadığının bir göstergesidir. Eşlerin ayrı yaşama süreleri ise onların yeni bir yaşamı başlatma olanağını ortadan kaldırmayacak uzunlukta olmalıdır.

743 sayılı Türk Kanunu Medeni sine 3444 sayılı yasa ile konulan geçici l/d. maddesine göre beş yıllık eylemli ayrılık bir boşanma sebebi olarak belirlenmiş idi.

MEDENİ KANUNUMUZUN DAYANDIĞI İLKELER

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ilkeler bazında karma sisteme yer vermiştir. Başka bir anlatımla boşanma sebepleri nin tek tipten oluşmadığını bazı boşanma sebeplerinde birden çok ilkeye dayanılmış olduğunu gözlemlemekteyiz.

Kusur ilkesinin;

  • Zina sebebiyle boşanma davasında (TMK. m. 161),
  • Hayata kast sebebiyle boşanma davasında (TMK. m. 162),
  • Pek kötü veya onur kırıcı davranış sebebiyle boşanma davasında (TMK. m. 162),
  • Suç işleme sebebiyle boşanma davasında (TMK. m. 163),
  • Terk sebebiyle boşanma davalarında,  (TMK. m. 164) 
  • Elverişsizlik ve evlilik birliğinin sarsılması ilkesinin akıl hastalığı sebebiyle boşanma davalarında,  (TMK. m. 165)
  • Evlilik birliğinin sarsılması ilkesinin evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle boşanma davalarında,  (TMK. m. 166 f. I-II) 
  • Kısmen irade ilkesi, kısmen de evlilik birliğinin sarsılması ilkesinin anlaşmalı boşanma davalarında, (TMK. m. 166 f. III)
  • Eylemli ayrılık ilkesinin eylemli ayrılık sebebiyle boşanma davalarında (TMK. m. 166 f. IV)

benimsenmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Boşanma Sebeplerini Sınıflandırma

Boşanma Sebeplerini Sınıflandırma

bosanma-davasi-iii

Boşanma Sebeplerini Sınıflandırma

Not: 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda neden ve sebep sözcükleri rastgele kullanılmıştır. Örneğin: TMK. m.236 f.II hükmünde zina veya hayata kast nedeniyle boşanmadan söz edilmiştir. Oysa 4721 sayılı Türk Medeni Kanununa bakarsanız “boşanma nedenleri” yoktur “boşanma sebepleri” vardır. Nitekim boşanma konusunu kapsayan TMK. m. 161- 184  maddelerinde sürekli olarak boşanma sebeplerinden söz edilmektedir. Biz de bu nedenle bundan böyle boşanma sebepleri deyişini tercih edeceğiz. Bu sitenin hiç bir yerinde “Boşanma Nedenleri” şeklinde bir ifade kullanmayacağız.

Boşanma sebepleri: iki şekilde bölümlenebilir. Buna göre boşanma sebepleri

  • konularına göre boşanma sebepleri
  • etkilerine göre boşanma sebepleri

olarak ayrılabilir.

İsviçre’deki yeni düzenleme ile artık boşanma sebeplerinden değil boşanma şartlarından söz edilmektedir.

Türk Medeni Kanunu Çatısı altında toplanan Medeni Hukuk sistemi henüz bu aşamaya gelmemiştir. Bu nedenle Boşanma Sebeplerinden söz edilmemesi mümkün değildir.

Boşanma sebepleri, ülkeler arasında farklılıklar gösterir. Farklı kültürlerin farklı boşanma sebeplerine sahip olması doğaldır. Zina ve hayat kast, boşanma sebepleri arasında evrensel nitelik gösterir.

Eşler arasında gerçekleşen bazı olaylar sadece o olgunun kanıtlanması ile boşanma kararı verilmesi için yeterli sayılır. Öyle olaylar vardır ki o olgu, kanıtlanmış olmasına rağmen boşanma kararı verilememektedir. O halde olgunun konusu ve evliliğe olan etkisi sınıflandırmada temel alınmalıdır.

YALÇINKAYA/KALELİ, s. 581. Evrensel nitelik, kuşkusuz bir varsayımdır. Sosyolojik gerçekler, insanlık tarihinde hemen her dönemde aynı toplumsal gerçekliğe benzer toplumsal tepkiler verilmediğini bizlere göstere gelmektedir. Hukuksal uygulamaları sosyal, ekonomik ve kültürel etkenler belirler. Hukuk kurallarının hukuk dışı etkenlerin etkisiyle çok farklı sistemlere yol açabildiğine uygulamada sıklıkla rastlanmaktadır, öyle toplumlar da vardır ki mevzuatı ile toplumsal gerçekliği arasında uçurum oluşur. Aktüel örnek olarak imam nikahını verebiliriz.

Bu her toplumda yaşanan kadın ve erkek olarak insanın olduğu ve evlilikten bahsedilen her toplumda yaşanan ve yaşanmaya devam edecek bir olgudur.

Zina eşlerden birinin diğerini evlilik birliği çatısı altında iken aldatması değildir.

Zina evlilik kurumuna ait bireyin evlilik kurumu dışından bir başka birey ile cinsel ilişki münasebeti kurmasıdır. Bazı toplumlar bu ikisi aynı şey diyebilir. Bazı toplumlar ise bu cinsel ilişkinin ihtiyaç hasıl olma (eşin görevini dönemsel olarak yerine getirememesi; hastalık, kaza vb gibi) durumlarda affedilmesi yada boşanma konusu yapılmaması gerektiğini söylerler. Bu toplumdan topluma değişiklik gösterir. Boşanma avukatı kavramı da bu nedenle spesifik bir konu haline gelir. Hukukun hiç bir konusu bu kadar geniş bir spektrum da cereyan etmez ve hukukun diğer hiç bir olgusu bu kadar değişikliğe uğramaz. Boşanma avukatının bilgisi ve tecrübesi benzer olaylarda farklı sonuçlar alınmasını sağlayabilir. Buna uzmanlar şaşırmaz ve son derece doğal sonuç olarak görürler.

Konularına Göre Boşanma Sebepleri

Konularına Göre Boşanma Sebepleri

4721 sayılı Türk Medeni Kanununda boşanma konusunda yer alan özel boşanma sebepleri, genel boşanma sebepleri biçimindeki ayırma geleneği İsviçre’den (kaynak yasadan) farklı olarak aynen sürdürülmüştür. İsviçre Medeni kanunu ile en belirgin ayrım noktalarımızdan biridir.

A- ÖZEL BOŞANMA SEBEPLERİ

4721 sayılı Türk Medeni Kanununa göre özel boşanma sebepleri beş maddede düzenlenmiştir:

  1. Zina (Türk Medeni Kanun  madde: 161),

  2. Hayata kast (Türk Medeni Kanun  madde: 162),

  3. Pek kötü veya onur kırıcı davranış (Türk Medeni Kanun  madde: 162),

  4. Suç işleme (Türk Medeni Kanun  madde: 163),

  5. Haysiyetsiz hayat sürme (Türk Medeni Kanun  madde:163),

  6. Terk (Türk Medeni Kanun  madde: 164)

  7. Akıl hastalığı (Türk Medeni Kanun  madde: 165)

bosanma-mutlak-sebepler

 

 

 

 

 

 

 

 

Görüldüğü üzere yasa koyucu önceden belirlediği bir olayı bir boşanma sebebi olarak düzenlemektedir. Özel sebepler sınırlı sayıda düzenlenmiştir. Yasada belirlenen olay ve koşullara uymayan hiçbir durum boşanma sebebi sayılmaz.

İsviçre’de özel boşanma sebeplerinin tamamı Kanun’dan çıkarılmıştır. İsviçre’de boşanma, anlaşmalı boşanma şeklinde  (çekişmesiz usul) ya da dava yoluyla çekişmeli boşanma (çekişmeli usul) gerçekleştirilebilmektedir.

Not:

İsviçre’de “Tam anlaşmalı boşanma” ya da “kısmi anlaşmalı boşanma” yapılabildiği gibi Dört yıllık fiili ayrılığa dayalı boşanma davası, ciddi sebeplerle temelden sarsılma (çekişmeli usul) yada boşanma veya karşı davanın kabulü (tek taraflı talepten anlaşmalı boşanmaya geçiş) şeklinde de yapılabilmektedir.

B- GENEL BOŞANMA SEBEPLERİ

Özel boşanma sebepleri olarak gösterilen durum belli bir olguyu gösterir ve boşanma için yeterlidir. Yasa koyucu hakime ayrıntıları ile gösterilmeyen diğer bir çok durumlardan dolayı da boşanma kararı verebilme olanağı vermiştir. Eşler arasında meydana gelen olayın evlilik birliğini temelinden sarsıp sarsmadığını hakim takdir edecektir. Bu nedenle takdir hakkı konusunda nerede ise sınırsız yetkilerle donatılmış olan hakimler toplumu belirleyen yapı taşları olan ailelerin bir arada olması veya evlilik birliklerinin dağıtılması konusunda tam yetkilidirler. Bireyin burada bilinçli olması ve haklarını yeterince iyi biliyor olması son derece önem taşır. Türk Toplumunda yargıtaya giden boşanma davalarının büyük bölümünü yerel mahkemenin verdiği karardan farklı kararların çıktığı bir ülke olarak görülüyoruz. Bu avukatın yada hakimin bilgisizliği değil bireyin kendini ifade edememesi ve duygusal davranması yanında; avukata ne gerek var düşüncesi ile kendini savunmasız bırakmasından kaynaklanır. Bu nedenle farkında olmadan süt çocuğunun elinden alınması ile karşılaşan anneler mevcuttur. Bu nedenle Kemal Kaya Ekibi olarak biz tüm takipçilerimize ilk önce uzman bir boşanma avukatı ile çalışmaya başlamasını öneriyoruz.

Genel boşanma sebepleri 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166. maddesinde düzenlenmiştir:

  1. Evlilik birliğinin sarsılması (TMK. m. 166 f. I-II)
  2. Anlaşmalı boşanma (TMK. m. 166 f. III)
  3. Eylemli ayrılık sebebiyle boşanma (TMK. m. 166 f. IV)

Genel Boşanma sebepleri içerisinde olan Evlilik Birliğinin Sarsılması maddesine dayandırılarak açılan boşanma davaları sayıca yoğunluk göstermektedir. Artık günümüzde hukuki anlamda boşanma sebebi olarak sayılamayacak nedenlerle açılan boşanma davası sayılarının artması nedeni ile yoğunluğun arttığı düşünülmektedir.

Evlilik birliğinin sarsılması boşanma sebepleri arasında en fazla kullanılan başvuru sebebidir. Kadınların açtığı davalarda ezici çoğunluk bu sebebe dayanmaktadır. Kadınların kaprisleri nedeni ile veya ispatlayabilecekleri bir boşanma sebebi bulundurulamaması sebebi ile bu maddeyi kullandıkları bir çok davada görülmektedir. Aynı zamanda boşanma davasının hakim tarafından red edildiği durumlar da da yoğunluk bu davalardadır.  Kadınların eşimden soğudum ben artık istemiyorum gibi sık duyulan sözleri; evlilik birliğini halen bir oyun gibi aldıklarını gösterir.

Evlilik bir oyun değildir evlenen her iki taraf içinde hukuki sorumlulukları olan bir olgudur. Taraflar birbirlerine karşı sorumludur. Evlenmek ile birey farklı bir kimlik kazanır ve bu kimliğin kaybı hayatının sonuna kadar etkili olur.

Erkeklerin açtığı boşanma davaları ise çok daha somut olmaktadır. Bu nedenle hakimlerin ellerindeki takdir hakkı nedeni ile dikkat etmeleri gerekirken Ailenin Korunması Kanunu çoğu zaman boşanma davasının çekişmeleri arasında göz ardı edilebilmektedir. Bu nedenle yargıtay yerel mahkeme kararlarından farklı sonuçlar verebilmektedir. Yerel mahkeme heyeti Davayı açan tarafın sırf kadın olması nedeni ile duygusal davranabilmekte ve reddi gerekirken bir çok boşanma kararı çıkabilmektedir. Denge unsuru olarak kadınların açtığı davada erkeklerin soğukkanlı olarak bir uzman boşanma avukatı ile çalışmaları bazı evlilikleri kurtarmıştır. Kadınların sırf başladığım işi bitireyim düşüncesi nedeni ile bile biten evlilikler vardır. Takdir hakkı olanların her an dikkat etmesi gereken kritik davalar boşanma davalarıdır. Verilebilecek bir yanlış karar toplumun geleceğini etkiler.

bosanma-nisbi-sebepler

Etkilerine Göre Boşanma Sebepleri

Etkilerine Göre Boşanma Sebepleri

A- MUTLAK BOŞANMA SEBEPLERİ

Bir olay, evlilik ilişkisi üzerindeki etkisine bakılmaksızın boşanma hakkını verebiliyorsa ortada mutlak boşanma sebebi var sayılır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun düzenlediği mutlak boşanma sebepleri şunlardır:

  • Zina (Türk Medeni Kanunu madde: 161),
  • Hayata kast (Türk Medeni Kanunu madde: 162),
  • Pek kötü veya onur kırıcı davranış (Türk Medeni Kanunu madde: 162),
  • Terk (Türk Medeni Kanunu madde: 164)
  • Anlaşmalı boşanma (Türk Medeni Kanunu madde: 166 f. III)
  • Eylemli ayrılık sebebiyle boşanma (Türk Medeni Kanunu madde: 166 f. IV)

bosanma-mutlak-sebepler

 

 

 

 

 

 

 

 

Boşanma sebebi olarak gösterilen maddesel olayın (Zina, cürüm vs.) varlığının kanıtlanması durumunda kadın veya erkek kusursuz eşin açmış olduğu boşanma davasında bu olayın evlilik birliğine etkisine bakılmaksızın boşanma kararı verilmelidir.

Mutlak boşanma sebeplerinde maddesel olayın evlilik birliğini temelinden sarstığı karinesine göre böyle bir sarsılmadan sonra evlilik birliğinin sürdürülmesinin taraflardan beklenilmeyeceği kesin olduğu için evlilik birliğine etkisine bakılmamaktadır. Başka bir anlatımla “görünen köy kılavuz istemez” denilmektedir.

Türk Toplum değerleri ve aile yapısı içerisinde bireylerin genel görüşünün; zina durumunda bir ihanetin varlığının kabulü ile yaşamlarına devam edemeyeceklerini kabul eder. Hiç kimse içinde bulunduğu toplumda bu duygular ile yaşamaya zorlanamaz denmektedir. Aynı şey cürüm içinde geçerlidir. Fiziksel sebeplerin sonuçlarının toplum içinde bireyi olumsuz etkilediği ve bireyin anayasal kişilik haklarının istismar edildiği gerçeği nedeni ile bir başvurunun oluşması ve bu mutlak boşanma sebeplerinin varlığının ispatlanması durumunda boşanma kararı verilmektedir. Burada ispat önem taşımaktadır. İspat üzerinde çekişmenin olduğu durumlar mevcuttur.

Örneğin ortada erkek tarafından bir cürüm yokken bir kadının kendisine cürüm uygulaması akabinde darp raporunun alındığı durumlar tespit edilmiştir. Bu nedenle açılan mutlak boşanma davası sadece aile birliğini sonlandırmaz. Beraberinde gelecek olan talepleri tazminat ve nafaka gibi konular nedeni ile erkek eşin olabildiğince zor durumda kalabileceği yargı tarafından gözetilmelidir. Bu nedenle uzman bir boşanma avukatının bu gibi durumlarda soğuk kanlı davranması bir çok olayda işe yaradığını kanıtlamıştır.

B- NİSPİ BOŞANMA SEBEPLERİ

Yasada boşanma sebebi olarak gösterilen olgunun açılmış davada kanıtlanmış olması boşanma kararıverilmesi için yeterli olmuyorsa ortada bir nispi boşanma sebebi vardır. Bu olgunun evlilik birliğine olan etkisine bakılacaktır. Bu olgu karşısında ortak yaşamı sürdürmenin beklenilmeyeceğinin gerçekleşmesi şarttır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun düzenlediği nispi boşanma sebepleri şunlardır:

  • Suç işleme (TMK. m. 163),
  • Haysiyetsiz hayat sürme (TMK. m. 163),
  • Akıl hastalığı (TMK. m. 165)
  • Evlilik birliğinin sarsılması (TMK. m. 166 f. I-II)

bosanma-nisbi-sebepler

 

 

 

 

 

 

 

Genel Kavram anlatımlarının yapıldığı bu makalelerin dışında bu konuyu yasalar ve yargı tarafından ele alınışı ile ilgili bilgi veren metinlerini ileri ki bölümlerde yayınlayacağız. Gerek mutlak ve gerekse nispi boşanma sebepleri konusunda ikinci bölümde ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.

Boşanma Davası ile karşı karşıya kalan herhangi bir bireyin içinde bulunduğu duruma göre muhakkak ilgisinin olabileceği tüm konuları listeler. İçinde olduğunuz ve öğrenmek istediğiniz konuları listelemek için alttaki butonu tıklayabilirsiniz.

Osmanlı İslam Hukukunda Aile Hukuku ve Boşanma

İslam Aile Hukuku ve İslamda Boşanma, Nafaka, Velayet Konuları Nasıldır?

islamda-bosanma

Bu yazı Osmanlı Şer’iye Kayıtları Kaynak alınarak hazırlanmıştır.

Hanefi Mezhebine Tabi olan Osmanlı İmparatorluğu sınırlarının anadolu genelinde geçerli olan Aile Hukuku, Boşanma, Nafaka ve Velayet Konuları ile ilgili olarak Yıllar süren ve İlahiyat fakülteleri ile Diyanet İşleri Bakanlığı yayınlarının içerisinden onlarca eserden alıntı yapılarak oluşturulan bu yazı Yakın tarih sayılan 1700 lü yıllarda Hanefi mezhebine tabi islam coğrafyasında Aile hukuku konularının ele alış biçimini özetlemektedir.

İslam’da Aile Birliğinin Oluşumu

A- Nişan

Evlilik birliğinin ilk adımını teşkil eden nişan, erkek ve kadının evlenme niyetini ortaya koyan bir irade beyanıdır. İslâm hukukçuları nişanlanmayı yalnız evlenme vaadi olarak değerlendirmişler, onu hukukî bir işlem olarak kabul etmemişlerdir. Bu sebeple nişanlanma ile ilgili hükümleri kapsayan hukukî düzenleme yapılmamıştır.

Birçok toplumda yaygın olan nişan geleneği, Osmanlı toplumunda da uygulanmış olmakla birlikte, Osmanlı hukukuna kaynaklık eden İslâm hukukunda nişanlanmanın hukukî bir işlem olarak kabul edilmemesinin bir sonucu olarak mahkeme kayıtlarına çok az sayıda geçmiş ve hatta araştırmamıza konu olan defterlerde olduğu gibi kayıtlara hiç yansımadığı da olmuştur.

B- Evlenme (Nikâh Akdi)

1-            Unsurları

İslâm hukuku bakımından evlilik, nikâh akdi ile kurulur. Evlenmeye, kişinin biyolojik, psikolojik ve ekonomik durumuna göre farz, vacip, mekruh, haram, sünnet ve müstehap  gibi dinî neticeler bağlanmasına ve bu yönüyle bazı bakımlardan bir dini ritüel gibi kabul edilmesine rağmen nikâh akdi hukukî bir işlemdir. Bu bakımdan nikâh sözleşmesinin bir din adamının huzurunda yapılması şart değildir. Nitekim kayıtlarda din görevlisinin huzurunda yapılan bir nikâh akdine rastlanmamıştır.

Nikâh akdinin rükünlerinden biri evlenecek olan erkek ve kızın, yani tarafların bulunmasıdır.  Nikâh akdi öncelikle, tarafların irade beyanlarıyla kurulur. Evlenecek kişilerin hayatlarını birleştirme yönündeki beyanlarını içeren icap ve kabul, nikâh akdinin iki unsurundan biridir.  İcap ve kabul, söz veya yazı ile yapılabileceği gibi,   evleneceklerin konuşma özürlü olması halinde işaretle de gerçekleşebilir.  Yine taraflar bizzat kendileri, evlenmeyi kabul ettiklerine dair beyanda bulunabilecekleri gibi veli veya vekilleri vasıtasıyla da beyanda bulunabilirler.  Nitekim tahlil edilen kayıtlarda her iki biçimin de uygulandığı görülmektedir.

2-            Şartları

Hanefî hukukçularına göre nikâh akdinin, in’ikad, sıhhat, nefâz ve lüzum olmak üzere dört şartı bulunmaktadır. Nikâh akdinin şartları da denilen bunların her biri farklı sonuçlar doğurmaktadır.

İslâm hukuku kaynaklarında bir kısım farklılıklar bulunmakla birlikte inikad şartlarını evlenme ehliyeti, meclis birliği ve evlenme engelinin bulunmaması oluşturur. Bunlardan evlenme engelini sıhhat şartı sayanlar da bulunmaktadır.  Buna göre evlenme engelini sıhhat şartı sayanlara göre sahih bir evliliğin gerçekleşmesi için tarafların evlenmesine engel bir durumun bulunmaması gerekmektedir. Evlenme engelini in’ikad şartı sayanlara göre ise evlenme engellerinden birinin bulunması nikâh akdinin batıl sayılmasına yol açar.

İslâm hukukuna göre evlenme engelleri kalıcı (mutlak) ve geçici (nisbî) olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır.  Bunlardan birincisini, kan, sıhrî ve süt (radâ) hısımlığı oluşturur ve bu bizzat Kur’an tarafından yasaklanmıştır.  Aralarında kan, sıhrî ve süt hısımlığı olan kimseler, bilmeden evlenmişlerse bile bu nikâh geçersizdir. Taraflar istemese de hâkim bu tür evliliği sonlandırma yetkisine sahiptir. Toplumda bu tür sorunlar daha çok süt hısımlığı olanlarda görülür. İncelediğimiz kayıtlar da hakimin bazı evlilikleri bu sebeple sonlandırdığını göstermektedir. Nitekim bir kayıta göre, Ahmet b. Mehmet isimli kişi ile evlenmeleri söz konusu olan Rabia binti Ahmet’in annesi Rahime binti Sefer, kızının adı geçen kişi ile sütkardeş olduğunu ileri sürerek evliliği mümkün olamayacağını söyler ve yapılan araştırmada iddiası doğru bulunarak evlilik feshedilir.

Geçici evlenme engelleri arasında ise din ayrılığı, dört kadınla evli olma, üçlü boşama, bekleme (iddet) süresi içinde bulunma, başkası ile evli olma ve iki kız kardeşle veya eşin teyzesi ile evli olmak gibi iki hısımla aynı zamanda evlenmek gibi nedenler bulunmaktadır. Din ayrılığı engeli Müslüman kadının gayr-i müslim erkek ile evlenecek olması durumunda söz konusu olmaktadır.  Her iki defterdeki kayıtlardan Osmanlı toplumunda bu tür evliliklerin yapıldığını gösteren bir belgeye rastlanmamıştır. Bu da İslâm hukukunun bu konudaki düzenlemesinin Osmanlı toplumunda sıkı bir şekilde uygulandığı anlamına gelmektedir.

3-            Çok Eşlilik (Poligami)

Bilindiği üzere İslâm hukuku belli bir sayı (dört) ile sınırlı olmak kaydıyla çok eşliliğe izin vermektedir.  Bunun üzerine çıkmak yasaktır. Bu bakımdan nafaka ve mehir gibi malî; adalet ve hüsnü muamele gibi hukûkî şartları taşıyan bir koca birden çok eş ile evlenebilir.  Bu izne rağmen Osmanlı toplumu ile ilgili birçok çalışmada, Müslümanlar arasında çok kadınla evlilik oranı oldukça düşük olduğu tespit edilmiştir.  Aynı durum 17. Yüzyıl Bursa bölgesi için de söz konusudur. Bununla birlikte az sayıda da olsa birden fazla eşle evli olan kişiler bulunmaktadır. Örneğin ölmüş olan Osman isimli kişinin bıraktığı terekeden miras paylarını almak üzere mahkemeye, adı geçen Osman’ın Nefise ve Ümmü Gülsüm isminde iki eşinin başvurmuş olması bunu göstermektedir.

C- Evliliğin Sonuçları

Evlilik bir takım hak ve sorumluluklar meydana getirir. Tarafların onayı olmaksızın bu hukukî sonuçlar kendiliğinden ortaya çıkar. Evliliğe bağlanan sonuçların bir kısmı taraflardan birine hak olarak tanınırken diğer taraf için yükümlülük ifade eder. İncelediğimiz kayıtlarda yer alışı bakımından bunların bir kısmı şunlardır:

1-            Kadının Hakları

a) Mehir Hakkı

İslâm hukukunda evliliğin sonuçlarından biri kadının mehir almaya hak sahibi olmasıdır.  Kadının evlilik nedeniyle hak sahibi olduğu mehir,  erkeğin evlenirken kadına verdiği veya taahhüt ettiği para veya maldır.  Mehrin gerekliliği, kitap ve sünnetle sabittir.  Mehir peşin ödenebileceği (muaccel) gibi daha sonra (müeccel) da ödenebilir.  Eldeki kayıtlar, Osmanlı hukukunda da İslam hukukundaki gibi mehir verme yükümlülüğünün olduğunu,  “mehr-i muaccel” (nikah akdi yapılırken ödenen) ve “mehr-i müeccel” (daha sonra verilen ) şeklinde iki çeşit mehir olduğunu göstermektedir.

Eldeki kayıtlarda kocası ölen kadınların mehr-i müeccellerinin ödenmesi için mahkemeye başvurmaları bunu ortaya koymaktadır.

Mehir vermekle yükümlü olan koca, hak sahibi ise kadındır.  Bütün haklarda olduğu gibi hak sahibi olan kadın, isterse mehir alma hakkından bütünüyle feragat edebilir. Hatta mehrin bir kısmını alıp kalan kısmını kocasına bağışlayabilir.  Kadının ibrası ile mehir borcu düşer.  Yine konuşulan miktarın dışında başka bir meblağ veya mal üzerinde karşılıklı anlaşarak sulh yoluyla belirledikleri meblağ da nakit veya bir aynî malı alabilir.  Nitekim Bursa Hoca Menteş Mahallesi sakinlerinden vefat eden Mehmet b. Sevindik isimli şahsın hanımı Fatma binti Mustafa, mahkemede mehr-i müecceleden alacağı kalan 400 akçeyi davalı Mehmet b. Mehmet ve diğer varislerden alarak sulh olduklarını beyan etmiş ve bu beyanı mahkemece kayda alınmıştır.

Yine mehir hakkının alacaklısı, alacak hakkı baki kalmak üzere mehir olarak aldığı eşyayı kocasına vererek kullandırabilir. Sözgelimi, İbrahim b. Hamza isimli şahıs mahkemede, eşine vermiş olduğu kırmızı atlas kaftanı 2000, bir kuşağı 400 akçeye satarak eşine karşı 2400 akçe borcu olduğunu ikrar etmiş ve bu kayıtlara geçmiştir.

Mehir erkeğin vermekle yükümlü olduğu bir borçtur. Evliliğin gerçekleşmesi ile mehir erkeğin zimmetinde bir borç olarak tahakkuk eder.  Hayatta iken ödenmez ise, kocanın ölmesi ile borç olarak terekeye geçer. Terekeye uygulanacak hükümler uyarınca, terekenin mirasçılar arasında dağıtımından önce murisin borçlarının ödenmesi gerektiğinden, ölen eşin hanımı terekeden mehir hakkını öncelikli olarak alır, daha sonra kalan kısım mirasçılar arasında taksim edilir.

Örneğin:

Hacı Sevinç Mahallesi sakinlerinden vefat eden Hacı Mehmet b. Veled’in hanımı Zâhide binti Mehmet, kocasının vefat etmesi üzerine kaynı Hacı Durmuş’un kocasının muhallefatını aldığını, fakat bundaki miras payı ile 1000 akçe değerindeki mehr-i müeccel alacağını vermediğini ve bu haklarının adı geçen kişiden alınıp tarafına teslim edilmesini mahkemeden talep etmiştir.

Satışı veya kullanılması yasak olmayan her şey mehir olarak verilebilir. Buna göre menkul veya gayr-i menkul mallar, bunların intifa hakkı, ziynet eşyaları, hayvanlar ve hatta Kur’an öğretme gibi eğitim hizmeti mehir olarak verilebilir.  Bu hükmün uygulamaya da yansıdığını gösteren kayıtlar bulunmaktadır. Bunlardan birinde İbrahim b. Hamza eşi Fatma binti Yusuf’a mehir olarak kırmızı atlas bir kaftan ile bir kuşak vermiştir.

b) Nafaka Hakkı

Evliliğin bir başka hükmü, evli eşin nafakasının koca tarafından karşılanmasıdır. Nafaka, kişinin yaşamanı sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu madde ve hizmeti kapsar. Evlilikte nafaka borçlusu kocadır. Bu sebeple kocanın nafaka yükümlülüğünü, eşinin ve çocuklarının nafakasını temin etmek şeklinde iki başlık altında incelemek mümkündür.

ba) Evli Eşin Nafakası

Evli eşin nafakasını temin etmek kocaya aittir.  Kocanın nafaka borcuyla yükümlü olması için zengin olması gerekmediği gibi, kadının fakir olması da gerekmez. Hatta kadın zengin bile olsa nafaka kocaya aittir.  Koca bu yükümlülüğünü yerine getirmez ise, kadın mahkemeye başvurarak nafaka taktir ettirebilir. Örneğin incelediğimiz kayıtlardan, zamanın Kadı’sının, Ümmühan binti Musâ isimli kadının giyim ve sair ihtiyaçları için her gün başına 7 dirhem nafaka takdir etmesi ve bunun için kadına, kocası adına borçlanmasına izni vermesi bu hükme dayanmaktadır.

Yine kocanın kaybolması gibi bir sebeple nafakanın temin edilememesi durumunda, evli eşin nafakası kocanın malından karşılanır.  Örneğin hâkim, kocası kaybolan Rummâne binti Abdullah’a kayıp kocasının malından karşılanmak üzere nafaka ve giyim harcamaları için günlük 4 dirhem nafaka taktir etmiş ve ihtiyaç halinde ileride kocasına rücu etmek üzere borçlanmasına (istidâne) izin vermiştir.

Diğer yandan kocanın hacr altına alınmış olması sebebiyle tasarrufta bulunamaması kadının nafaka hakkını düşürmez. Böyle bir durumda hakim, kadına kocasının malından nafakasını karşılayacak miktarda harcama yapmasına izin verebilir. Bursa’ya bağlı Mudanya kasabası Balabancık köyünden Aynî binti İbrahim adlı küçüğün annesi Rahime binti Selime’nin talebi üzerine, mahcur olan babasının malından küçük çocuk adına günlük 3 dirhem harcama yapmasına ve gerektiğinde bunun için borçlanmasına izin vermiştir.

Nafaka giyecek, yiyecek, barınacak yer ve tartışmalı olmakla birlikte sağlık giderlerinden oluşur. Dolayısıyla bazen yalnız yiyecek manasında kullanılan nafaka kapsamına tedavi ve ilaç hatta bazı durumlarda hizmetçi giderleri de girer.  Nitekim birçok kayıtta nafaka, giyim ve sair ihtiyaçları şeklinde ifadeler yer almaktadır.

Hâkim, nafaka yükümlüsü olduğu halde nafaka ödemeyen kocanın, varsa mallarını satmak suretiyle eşinin nafakasının karşılanmasına karar verebilir.  Mesela Fatma binti Muhammed’in nafaka, giyim ve sair ihtiyaçları için kocası Hallac Recep b. Ramazan’a bu tarihten geçerli olmak üzere günde 5 gümüş dirhem ödenmesine hükmedilmiş ve kadına bunun için kocası adına borçlanma (istidâne) izni verilmiştir.  Yine Raziye binti Kasım isimli kadın mahkemeye başvurarak, kocası Muhammed b. Hasan’ın bir sene önce gurbete çıktığını, kendisi ve küçük çocuğunu nafakasız bıraktığını söyler. Bu sebeple kocasının kiraladığı Gelincik çarşısındaki dükkânın kiracısı ve yedi emin olan Hüseyin Çelebi’ isimli şahıstan dükkânın açtırılıp içinde kocasına ait olan 20 parça kaftanın kendisine nafaka olarak verilmesini talep eder. Mahkeme, kocasının nafaka bırakmadığına yemin ettirmesi üzerine kaftanları kadına teslim edilmesine karar verir.

Keza kocası tarafından yiyecek ve giyeceği temin edilmeyen kadına mahkeme, nafaka takdir edip bunun karşılanması için kadına kocası adına borçlanma (istidâne) izni verebilir.  Kadı, kaybolan Sefer b. Veli’nin karısı Nasâ binti el-Hac İsmail isimli kadının başvurusu üzerine, kendisi ve küçük kızı Fatma binti Sefer için her biri adına nafaka, giyim ve sair ihtiyaçlarını karşılamak üzere beytülmaldan borç almasına ve ileride kocası Sefer b. Veliye rücu etmesine karar vermiştir.

bb) Çocukların Nafakası

İslâm hukukuna göre kocanın nafaka yükümlülüğüne, kurulan ailede meydana gelen çocukların nafakası da dahildir. Buna göre baba, eşinin nafakasını karşıladığı gibi ondan olan çocuklarının nafakasını da karşılamak zorundadır.  Hatta kocanın bu yükümlülüğü evlilik birliğinin devam etmesine de bağlı değildir. Evlilik sona erdiği halde, koca, çocuklarının nafakasını karşılamakla mükelleftir. Esasen nafaka yükümlülüğü, evlilik birliği sona erdikten sonra doğmuş olan çocuğun dünyaya gelmesi ile hısımlık nafakası niteliği kazanmış olur.

Daha önce de geçtiği üzere çocuğun nafakasının karşılanması konusunda, evli eşin nafakasının ödenmesinde uygulanan hükümler geçerlidir. Buna göre baba çocuğun nafakasını ödemediği veya ödemekten kaçındığı durumda, onun bakımını üstlenen anne, onun adına mahkemeye başvurarak nafaka takdir ettirebilir ve hukukî yollarla bunun ödenmesini sağlayabilir. Nisâ binti el-Hac İsmail isimli kadının başvurusu üzerine, kendisi ve küçük kızı Fatma binti Sefer için her biri adına nafaka, giyim ve sair ihtiyaçlarını karşılamak üzere beytülmalden borç almasına ve ileride kocası Sefer b. Veli’ye rücu etmesine karar verilmesi  bunun güzel bir kanıtını teşkil etmektedir. Rahime binti Selime’nin talebi üzerine, Aynî binti İbrahim adlı küçük çocuk adına günlük 3 dirhem nafaka tayin edilmesi ve gerektiğinde bunun için anneye borçlanma izni verilmesi  ile gurbete çıkıp eşinin ve küçük çocuğunun nafakasını temin etmeyen Muhammed b. Hasan’a ait 20 kaftanın adı geçenlerin nafakasını karşılamak üzere yedi eminden alınıp eşine verilmesine dair mahkeme kararları da aynı gerçeğe işaret etmektedir.

2-            Kocanın Hakları

Rükün ve şartlarına uyularak kurulan bir evlilikte kocanın da bir takım hakları vardır. Bunların başında itaat ve kocanın evinde ikâmet gelmektedir.

a) Kadının İtaat Etmesi

Evli eş kocasına itaat etmek ve onun hukukunu korumakla yükümlüdür.  İtaatsiz (nâşize) eş, bu yüzden sahip olduğu haklardan bir kısmını dahi kaybedebilir.  Örneğin kocasının izni olmadan ve geri gelmemek üzere evi terk eden evli eş nafaka hakkını kaybeder. Bu süre zarfında kocanın nafaka yükümlülüğü düşer.

b) Evlilik Birliğinin İkametgâhı

İslâm hukukunda evliliğin hükümlerinden biri, eşin kocasının ikâmet ettiği yerde ikâmet etmesidir. Denilebilir ki evlilik birliğinin ikametgâhı, kocanın oturduğu yer ve evdir. Buna göre evli kadın, kocasının bulunduğu şehirde ve evde oturmak zorundadır. İş veya tayin gibi sebeplerle evlendikleri yerden ayrılmaları gerektiğinde kadının kocasının yanında bulunmak zorunluluğu vardır. Ancak başka bir şehre veya mahalleye taşınmak kadın için risk taşıması halinde bu hüküm uygulanmayabilir. İncelediğimiz kayıtlar 17. yüzyıl Osmanlı toplumunun Bursa ölçeğinde, İslâm hukukunun bu hükmünün uygulandığını göstermektedir.

Örneğin:

Bursa Maksem mahallesi İmamı Hüseyin Çelebi, mahkemeye başvurarak, 5 yıl önce evlendirdiği kızının kocası olan komşusu Hüseyin’in başka bir mahallede ve kızına nâmahrem kardeşleri ile birlikte oturtmak istediğini ve damadının ise ateh hor (aklı hafif) olduğunu ve bu durumun tespit edilip kızının başka bir mahalleye götürülmesine mani olunmasını ister. Mahkeme yaptığı tahkikat sonucu iddianın sabit olduğunu ispat eder ve kızın babasının yanında ikamet etmesine karar verir.

3-            Karşılıklı Hak ve Sorumluluklar

a) Evlilikte Mal Rejimi

İslâm hukukunda evli eşler arasında ‘mal ayrılığı rejimi’ uygulanır. Bu bakımdan evin eşyalarının kime ait olduğu konusunda evliler arasında görüş ayrılığı ortaya çıksa, erkeklerin kullana geldikleri eşyalar kocanın, kadınların kullana geldikleri eşyalar kadının olduğuna karar verilir.  Buna göre evlilik eşlerin mallarına ortak olmayı gerektirmez. Dolayısıyla kadının kendisine ait mallar üzerindeki tasarruf yetkisi yine kendisine aittir. Nikâh ile bu yetki kocaya geçmez. Kadının şahsına ait mallardan kocasına vermiş oldukları, hibe edilmemiş ise, borç (karz) olarak verilmiş sayılır. Dolayısıyla koca bunları geri vermekle yükümlüdür. Defterlerde XVII. Yüzyıl Osmanlı toplumunda kadına bu hakkın tanındığını gösteren çok sayıda örneğe rastlıyoruz. Mesela Bursa Murad Bey mahallesi’nden Aişe binti Osman, boşandığı kocasının zimmetinde 1500 akçesi mihr-i müeccel¬den, 600 akçesi harz’dan olmak üzere toplam 2100 akçe alacağı olduğunu ve bunun sabık zevci mutallıkı olan Mürsel b. Süleyman’dan alınarak kendisine teslim edilmesini talep etmiştir.

Bir başka kayıtta ise, Veledi Enbiya mahallesi sakinlerinden Mümine binti Abdullah adındaki kadın, kocasından satın aldığı, vasıfları ve miktarı aralarında maruf olan ipekten dolayı kocasına 3000 dirhem borcu olduğunu ikrar etmektedir.  Bu da gösteriyor ki, evli eşler arasında mal ayrılığı rejimi uygulanmaktadır. Eğer evlilik mallara da ortak olmayı gerektirmiş olsa idi, eşler arasında alım satım işlemine gerek kalmaz idi. Çünkü aklı başında bir kişiden, aynı zamanda kendisinin de olan bir malı satın alması gibi anlamsız bir muamele beklenemez.

Bu hükmün uygulandığını gösteren bir başka kayıt ise şudur. Mustafa b. Abdullah adındaki kişi mahkemede, davacısına toplam 5000 dirhem borcu olduğunu ikrar etmesi üzerine kendisinden bu borcuna karşılık kefil istendiğinde, Arslan veledi Son ile hanımı Sakine binti Muhammed kefil olmuş ve mahkeme bu kefaleti kabul etmiştir.

b) Mirasçı Olma

Evliliğin bir diğer hükmü eşlerin birbirine mirasçı olmalarıdır. Esasen aralarında kan bağı olmadığı halde nikâh akdi ile hayatlarını birleştiren eşlerden her biri diğerinin mirasçısı olma hakkını kazanır. Nitekim İslâm Miras hukukunda mirasçı olmanın sebeplerinden biri sıhrî hısımlıktır.  Bunu sağlayan hukukî sebep de nikâh sözleşmesidir. Buna göre hayatta kalan eş, ölen eşinin vârisi olarak terekede miras hakkına sahiptir.

İslâm hukuku eşlerin birbirlerine mirasçı olma hakkı tanınmakla birlikte, toplumların gelenekleri bu hakkın alınmasında belirleyici olmaktadır. Buna göre kadının mirastan pay alması konusunda toplumdaki yerleşik geleneğin bir sonucu olarak düşünülebilecek bir durum gereği kayıtlarda çoğunlukla kadının mirasçı olması geçmemektedir. Bununla birlikte mahkemeye intikal eden bütün davalarda kadınlar miras hakkını elde etmişlerdir. Bu bakımdan Osmanlı mahkemelerinde kadınlara miras hakkı, İslâm hukukunun ilgili hükmü gereği ödenmiştir.

Örneğin:

Bursa Hoca Menteş Mahallesi sakinlerinden Fatma binti Mustafa isimli kadın ölen eşi Mehmet b. Sevindik’ten hissesine düşen payını aldığına dair beyanı bunu göstermektedir.

İslâm miras hukukuna göre ashab-ı ferâiz sınıfı mirasçılar arasında yer alan eşin (zevce) mirastaki payı, murisin çocuğu bulunduğunda 1/8, çocuk bulunmadığında ise 14 oranındadır. Sicil kayıtlarında bu oranlara uyulduğu görülmektedir. Zâhide binti İlyas isimli kadın, ölen kocası Mehmet b. Veledi’in kardeşi Hacı Durmuş’un oğlu Mehmet’ten, kocasının malından kendisine düşen 14 hisse-i şer’iyenin verilmesini talep etmiş olması, belirlenen oranlara uyulduğunu göstermektedir.

İslâm Miras hukuku hükümlerine göre tereke üzerindeki haklar sıralamasında mirasçıların miras alma hakkı en sonda gelmektedir. Bundan önce teçhiz ve defin masraflarının karşılanması, murisin borçlarının tediyesi ve varsa vasiyetinin icrası gelmektedir.  Buna göre sıralanan hükümler yerine getirildikten sonra kalmış ise tereke mirasçılar arasında paylarına düşen hisseleri oranında dağıtılır.  Bu hüküm eşlerin mirasçılığı için de geçerlidir. Uygulamada bu hükmün dışına çıkılmadığı görülmektedir.

Nitekim Aişe binti Ali isimli kadının çocukları ve kendisine ait miras hakkının verilmesi için davacı olması üzerine, kocası Mustafa b. Göçer’in kardeşi davalı Mehmet’in, ölen kardeşinin muhallefâtında 4700 akçe çıktığını, bunun 2000 akçesi ile vakfa olan borcu, 2000 akçesi ile de mehir borcu ödendiği¬ni ve kalanla da teçhiz ve tekfin masraflarının karşılandığı ve miras olarak paylaşılacak bir şey kalmadığını söylemesi ve bu konuda şahit dinletmesi üzerine dava düşmüştür.

Boşanan eşlerin birbirine mirasçı olmasında boşanma şekli belirleyici olmaktadır. Aşağıda geleceği üzere ricî talak (dönülebilir boşama) ile boşanmış kadın, iddet beklerken kocasının ölmesi halinde onun mirasçısı olur. Bu hüküm, iddet süresince evlilik bağının devam etmekte olmasından ileri gelmektedir. Evlilik birliğini derhal sona erdiren boşamayı ifade eden “bâin talak” halinde ise eşler birbirlerine mirasçı olma hakkını kaybeder. Ölüm iddet süresi içinde meydana gelmiş olsa da, hayatta kalan eş mirasçılar arasında yer almaz.  Kayıtlara yansıdığı kadarıyla kocasından bâin talakla boşanmış olan Zeynep binti Abdullah adındaki kadının, mahkemeye başvurup terekeden yalnız mehr-i müeccel ve nafaka alacağı dışında başka bir hak talebinde bulunmamasını bu şekilde yorumlamak yukarıdaki hükme uygun düşmektedir.

Yukarıda da belirtildiği gibi bu bilgiler, erkek egemen Osmanlı toplumunda, ölümle bir hak halini alan miras almak için mahkemeye başvuran daha çok kadınlar olmuştur. Yine uygulamaya yansıdığı şekliyle miras dağıtımında ferâiz hükümlerinin dışına çıkılmamıştır.

4- Doğumun hukukî sonuçları

İslâm hukuku doğuma bir takım sonuçlar bağlamıştır. Bunların bir kısmı çocuğun nesebinin sabit olması, emzirme (Radâ), bakım (hıdâne), nafaka gibi daha çok çocuk için söz konusu olan haklardır.

a) Nesep

Dar manada nesep, çocuğun ana ve babasıyla olan hısımlık münasebetini ifade eder. Çocuğunun nesebinin onu doğuran kadına bağlanması için, anası olduğu ileri sürülen kadın tarafından dünyaya getirilmiş olduğunu ispat yeterli olur. Nesep bağını kurmak için ayrıca başka bir hukukî yol aramaya gerek yoktur. Bu bakımdan doğum, çocuk ile onu doğuran kadın arasında hısımlığın oluşmasını sağlar.  Bunun gereği olarak da hısımlığa bağlanan hak ve yükümlülükler kendiliğinden işlemeye başlar. Belgeler uygulamanın bu doğrultuda olduğunu göstermektedir. Terekesine heytül-mâl emini’ tarafından el konan Lâlezâr binti Abdullah isimli kadının boşandığı kocası, Mehmet adındaki çocuğun adı geçen kadından olduğunu şahit dinleterek ispat edince, ‘beytü’l-mâl’e geçen terekeyi oğlu adına geri alır.

b) Hıdâne

İslâm hukukunda çocukların bakım ve terbiyesine hıdâne’ adı verilmektedir. Çocukların bakım ve terbiyesi özellikle evlilik birliğinin bir sebeple sona ermesi durumunda önem kazanmaktadır. İslâm hukukçuları, eşlerin ayrılması halinde çocukların bakım ve terbiye-sinin kimin tarafından ve ne şekilde yerine getirileceğini bir takım hükümlerle düzenlemişlerdir.

Çocuğun belli bir yaşa kadar bakım ve terbiyesi ilk önce anaya verilmektedir.  Yalnız bunun için ananın hür, akıllı, buluğa ermiş, çocuğa bakmaya gücü yetecek durumda olması gerektiği gibi çocuğun sıhhat ve ahlâkını korumada güvenilir kimse olması da aranır. Ayrıca yabancı biri ile de evli olmamasına da bakılmaktadır.  Bu şartları taşıması halinde çocuğun bakım ve terbiyesi öncelikle onu dünyaya getiren anaya aittir.

Bir hak mı yoksa bir görev mi olduğu tartışılan hıdâne, Hanefî mezhebinde tercih edilen görüşe göre bir hak olarak kabul edilmektedir. Bu bakımdan zorlayıcı şartlar bulunmadığı sürece anne çocuğun bakım ve terbiyesini üstlenmeye zorlanamaz. Ayrıca evlilik sona ermiş ise anne bu iş için ücret alma hakkını da elde eder. Buna göre baba, çocuğun bakımını üstlenen kişiye ücret ödemek zorunda olduğu gibi, bu süre zarfında onların nafakasını da karşılamakla yükümlüdür.

Nitekim tahlilini yaptığımız belgelerde, İvazpaşa köyünde oturan Bistân b. Dâvud’un Aişe ve Fatıma isimli iki küçük kızının annesi ve mürebbisi Devrane binti Ali isimli kadın, adı geçen kızlara günlüğü 4 akçe nafaka ile bakmakta olduğunu ve toplam 8640 akçe tutarındaki alacağını küçük kızların vâsilerinden aldığına dair itirafı sicilde yer almaktadır.  Bu da gösteriyor ki, ruh ve beden sağlıkları açısından bir engel bulunmadığı sürece çocuklar, belli bir yaşa kadar anneleri yanında kalması ve bu süre zarfında ihtiyaçlarının babaları tarafından, o yoksa kanunî temsilcileri tarafından karşılanması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu şekli ile uygulamanın İslâm hukukundaki hıdâne hükümlerine uygun olarak gerçekleştiği ortaya çıkmaktadır.

E- Evlilik Birliğinin Sona Ermesi; | BOŞANMA

İslâm hukuku, gerek gördüklerinde taraflara evlilik bağını çözme hakkı tanımaktadır.  Bazı hukuk sistemlerinde olduğu gibi taraflar istemedikleri halde evli kalmaya zorlanmaz.  Bu bakımdan İslâm hukukunda evlilik birliği, belirli usul ve yöntemlerle sona erdirilebilir.

İslâm hukukunda evlilik birliğini sona erdiren yollardan biri erkeğin eşini boşamasıdır. İslâm hukuk literatüründeki karşılığı talak olan bu tür boşama erkeğe tanınan bir haktır. Evlilik ile kazanılan hakları düşüren bir tasarruf olan talak hakkı en çok üç defa kullanılabilir. Bu bakımdan talak ric’î ve bâin olmak üzere ikiye ayrılır. Evliliğe tekrar dönüş imkânı veren ric’î talak üç boşama hakkının tüketilmemiş olduğu veya kesin ayrılığın söz konusu olmadığı boşamayı ifade eder. Üç hak kullanılarak üç boşama yetkisinin tamamı tüketildiğinde bu boşama “bâin” talak olur ve bu durum kesin ayrılık ortaya çıkar. Ric’î talâkta olduğu gibi boşayan kocanın tekrar evliliğe devam etmesi mümkün değildir.  Belgeler Osmanlı Aile hukuku mevzuatı içinde bu tür boşamalara yer verilmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim bir takım evlilikler bu usullerle sonlandırılmıştır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Osmanlı Devletinin vatandaşları arasında gayr-i müslimler de bulunmaktadır. Bunlar belirli konularda kendi hukuk sistemlerine bağlı olmakla birlikte onlara, bir kısım konularda ayrıca kendi istekleri ile İslâm hukukunun hükümleri uygulanmıştır. Gayr-i müslimlerin tabi olduğu hukuk alanlarından birinin aile hukuku olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Pöryem veledi Karbet mahkemede karısı Zümerred binti Bugasa’yı bâin talakla boşadığını ve onun başka biri ile evlenip boşanmadıkça tekrar evlenmelerinin helal olmayacağını beyan etmiş ve bu durum mahkeme tarafından sicile kaydedilmiştir.

Talak yoluyla evlilik birliğinin sona ermesi için, boşamanın koca veya vekili tarafından yapılmış olması gerekir. Çünkü talak şahsa bağlı bir haktır. Bu sebeple evlilik ancak koca veya vekili tarafından sonlandırılır. Başka biri talak hakkına sahip olamayacağı için evliliği sonlandıramaz. Talakın vekil aracılığı ile icra edilmesi çok az rastlanan bir uygulamadır. Kötüye kullanılma riski her zaman ihtimal dahilinde olması sebebiyle, boşamaya vekalet tasarruf zamanı ve yetki sınırları belirlenerek verilmektedir. Bu şekilde de olsa boşamaya vekil tayin edildiği olmuştur. Ancak bu yukarıdaki sınırlar içinde ve genellikle kocanın başka bir yerde bulunduğu durumlarda söz konusu olmuştur.

Örneğin ticari amaçla şehir dışında bulunan Ömer b. Yusuf isimli şahıs, 6 ay içinde evine dönmediği taktirde eşini bâin talakla boşamak üzere Ali bey isimli şahsı vekil ve kâimi makâm tayin etmesi bu şekilde yorumlanabilir.

2- Kadının Boşanma Talebinde Bulunması (tefrik)

İslâm hukukuna göre kadın, boşama yetkisini aldığı (tefvizi talâk) durumlarda evlilik birliğini sonlandırabilir. Esasen bu, talak kapsamında görülür. Bunun dışında kadın, boşama yetkisi olmaksızın bazı gerekçelerle boşanma talebinde de bulunabilir ki bu tefrik terimi ile ifade edilmektedir. Örneğin evliliğe katlanılması çok güç olan durumlarda kadın ayrılma talebi ile mahkemeye başvurup hakimin tefrik kararı vermesini isteyebilir. Haklı bulunması halinde hakim ayrılmalarına karar vererek evlilik birliğini sonlandırmış olur.

Kadının boşanma talebinde bulunabileceği durumlar, hastalık,  Hanefiler dışında kalan İslâm hukukçularına göre nafakayı temin etmeme,  kocanın kaybolması ve şiddetli geçimsizlik halleridir. Hanefi hukukçuları bunların bir kısmını kabul etmedikleri için, hâkimin boşama kararı vermesine gerekçe olabilecek sebepler oldukça sınırlı olduğu belirtilmektedir.  Örneğin Ebû Hanife ve Ebû Yusuf akıl hastalığını tefrik sebebi saymamaktadır.  Yine az önce değinildiği gibi Hanefî hukukçularına göre nafakayı ödememek ayrılma sebebi sayılmaz.  Kayıplık hali için de aynı anlayış söz konusudur. Hakim kocanın ölüm kararını verip eşin boşanmasına hükmedebilmesi için kocanın emsallerinin ölmüş olmasını bekler. Öncesinde öldüğüne ve buna bağlı olarak karısı ile arasındaki nikâhın sona ermiş olduğuna dair hüküm veremez.

Osmanlı toplumunda yaygın olarak Hanefî mezhebinin hâkim olduğu bilinen bir durumdur. Ancak bazı konularda mezhep hükümlerine aykırı uygulamalar da olmuştur. Bu tür uygulamaların bulunduğu konulardan biri de kadının boşanmak üzere hakime başvurmasıdır. Nitekim incelediğimiz defterlerde Hanefî mezhebinin yukarıdaki anlayışına rağmen, kadınların hakimden değişik sebeplerle boşanma talebinde bulundukları kayıtlara geçmiştir. Bu sebeplerden biri de kocanın eve gelmemesi ve dolayısıyla kocalık görevlerini yapmamış olmasıdır. Hatta böyle bir durumda kocanın evin ihtiyaçlarını karşılamış olması karısının boşanma talebine engel sayılmamıştır.

Tokat’ın eski Mahkeme mahallesinde oturan, ticaret yapmak maksadıyla ayrılıp 5-6 ay gibi bir süre evinden ayrı kalan Ömer b. Yusuf, bu süre zarfında eşinin giyim vb ihtiyaçları için harçlık gönderdiği halde, karısı Aşure binti Ali’nin, kocasının eve gelmediği, bundan rencide olduğu ve acı çektiği (müteellim) gerekçesiyle bâin talak üzere (kesin ayrılık) boşanma talebinde bulunması üzerine, adı geçen koca, 6 ay içinde döneceğine söz vermesi, aksi taktirde Ali bey isimli şahsı boşamaya vekil tayin ettiğini bildirir.  İşte bu kayıt bu konuda önemli bir belge teşkil etmektedir. Bununla birlikte kayıtta görüldüğü üzere kocasının eve gelmemesinden olumsuz yönde etkilenen kadının boşanma talebinde bulunmasına rağmen mahkeme boşama kararı vermemiştir. Çünkü Hanefi hukukçularına göre kötü muamele sebebiyle kadının mahkeme kararıyla boşanmasını kabul etmedikleri için mahkeme boşama kararı vermemiştir. Ancak aile içindeki olumsuzluğu gidermek için Osmanlı mahkemeleri çare olarak kocayı örnekte olduğu gibi şartlı boşamaya zorlamakta, durumun düzelmemesi halinde başkaca bir işleme gerek kalmaksızın kadının bu evliliği sona ermektedir.

3- Muhâlea | ANLAŞMALI BOŞANMA BENZERİ DURUM

İslâm hukukunda evlilik birliğini sona erdiren yollardan biri de “muhâle’a” yöntemidir. Tarafların karşılıklı rızaları ile gerçekleşen bu boşama yöntemi, kadının mehir alacağından feragat etmesi veya bir mal karşılığında kocasının kendisini boşamaya razı etmesidir.  Muhâlea, İslâm hukukunda yalnız kocaya ait olan boşama yetkisinin bir istisnasını teşkil ettiği gibi, kadının istemediği bir evlilikten kurtulmasını da sağlamış olmaktadır.  Muhâlea talebini bizzat kadının kendisi ileri sürebileceği gibi vekili aracılığı ile de muhâlea talebinde bulunup bu yolla boşanabilir.

“Eğer Allah’ın yasalarını ikisi koruyamayacaklar diye korkarsanız, o zaman kadının fidye vermesinde ikisine de günah yoktur”  ayetine dayanan muhâle’a yöntemi uygulamaya da geçmiştir. Bursa’nın Koca Yunus mahallesinde ikamet eden Ümmi Hatun binti el- Hac Nebi isimli kadın kocası Mustafa b. Mehmet ile, 5000 Osmanlı dirhemi tutarındaki mehr-i müeccel, nafaka ve süknâ hakkından feragat etme karşılığında muhâlea yapmış ve bu suretle boşanmış olduğu sicile kaydedilmiştir.

Osmanlı toplumunda kesin ayrılığı (bâin) sağlayan muhâle’a yöntemine yalnız Müslüman kadınlar değil gayrimüslim kadınlar da başvurmuştur. Örneğin Notahor binti Kedtür adındaki ermeni asıllı kadın, kocası Yakob veledi Köfük ile 300 gümüş dirhem, iddet nafakası ve iskan bedeli karşılığında muhâlea yaptığı kayda geçmiştir. Aynı sicil tutanağında eski kocası ile ancak yeni bir nikah akdi yaparak evlenebileceğine dair beyan da yer almaktadır. Bu da İslâm aile hukukunun muhâlea ile ilgili detay hükümlerindendir. Zira İslâm hukukunda boşama ric’î ve bâin olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Evliliğe devam etme imkanı veren ric’î boşamada, koca evlilik hayatını sürdürmek istediğinde bekleme süresi (iddet) dolmamış ise eşi ile birlikte yaşamaya devam edebilirler. Bunun için yeni bir nikah yapmak gerekmez. Bâin talak ile boşamalarda ise eşler tekrar bir araya gelmek istediklerinde, yeni bir nikah akdi yapmak gerekir. İşte kayıtta yer alan beyan bu hükmün pratiğe yansıyan ifadesidir.

İslâm hukukunda evlilik birliğini sona erdirmek bir takım hukukî sonuçları ortaya çıkarır. Bunlardan biri boşanan kadının üç kuru’ (temizlik/hayız) süresince beklemesidir. İddet denilen bu süre zarfında kadın başka biri ile evlilik yapamaz. Bu süre zarfında nafakası kocası tarafından temin edilir. Yine koca, boşadığı eşini derhal evi terk etmesini isteyemez. Çünkü boşanan kadın, boşama vuku bulduğu andan başlayarak iddet süresi doluncaya kadar süknâ hakkına sahiptir. Koca, kendi yaşadığı evin bir bölümünde veya başka bir evde boşanan eşinin ikamet etmesini sağlamak zorundadır. Bu hak İslâm hukukunun klasik kaynaklarında genel olarak iddet nafakası hakkı kapsamı içinde değerlendirilir. Osmanlı hukuku uygulamasında ise sadece süknâ hakkı ayrıca konu edilmiştir.

Netice olarak denilebilir ki, Osmanlı aile hukuku İslam hukukuna tanzim edilmiş ve bu alanda çıkan sorunlar buna göre çözümlenmiştir.

F- Evliliğin Sona Ermesinin Sonuçları

Evliliğin sona ermesi bir takım sonuçlar ortaya çıkarır. Ayrılan eşler, nikah bağının çözülmesi ile bir takım haklara sahip olduğu gibi bazı sorumluluklar üstlenir. Bunların başında iddet bekleme ve iddet nafakası gelmektedir.

Talak, fesih, tefrik ve ölüm gibi sebeplerden biri ile evliliğin sona ermesi halinde kadın belli bir süre beklemek zorundadır.  Bu süre dolmadan kadın başka biri ile evlilik yapamaz. Evliliği sona eren kadının belirli bir süre beklemesi emri bir takım maksatları gerçekleştirmeye yönelik bir hükümdür. Bunların başında kadının hamile olup olmadığının anlaşılması gelmektedir. Yine, boşanma ric’î talak ile gerçekleşmiş ise evliliğe dönmek için kocaya düşünme imkanı sağlamak da gerçekleşmesi beklenen bir başka amaçtır. Diğer yandan vefat eden kocanın hatırasına hürmet, süre beklemenin amaçları arasında yer almaktadır.

Kadının beklemesi gereken süre, evliliği sona erdiren sebebe göre değişmektedir. Evlilik talak ile son bulmuş ise bekleme süresi, Kur’an’ın beyanıyla üç kuru (hayız veya tuhur) müddetidir.  Kocanın ölmesi halinde ise dört ay on gün beklenir.  Hamile kadınların bekleme süresi doğumla son bulur.

2- İddet Nafakası

Boşama ile evliliği sona eren kadının, beklemek zorunda olduğu iddet süresinde geçimi kocası tarafından karşılanır. Hanefî hukukçularına göre ister ric’î isterse bâin talakla boşanmış olsun her iki durumda da kadının nafakası boşayan kocası tarafından temin edilir.  Hatta nikâh akdinin fesih ile sonlandığı bazı durumlarda da kadına iddet nafakası ödenir. Buna karşın evliliğin ölümle sona ermesi halinde iddet bekleyen kadına nafaka ödemek gerekmez. Çünkü bu durumda olan kadının kocasından miras alacağı için geçimini sürdürebilecek ekonomik imkana sahip olacaktır. Kocası ölen kadının iddet nafakası alma hakkına sahip olmadığında İslâm hukukçuları arasında görüş birliği bulunmaktadır.

Daha önce de belirtildiği gibi iddet nafakası yiyecek, giyecek, oturacak ev ve diğer zorunlu ihtiyaçlardan oluşur. Buna göre nafaka yükümlüsü koca, boşamış olduğu eşinin bekleme süresinde yiyecek, giyecek, sağlık ve barınma giderlerini karşılamak zorundadır.

3- Mehr-i Müeccelin Muacceliyet Kesbetmesi

Daha önce de belirtildiği üzere ödenmesi daha sonraki bir zamana bırakılan mehir, evlilik birliğinin sona ermesi ile muacceliyet kesbeder. Çünkü mehrin ödenmesi için tanınan vade ölüm veya boşama anını geçemez.  Dolayısıyla kadın mehir alacağının derhal ödenmesini talep edebilir. Evlilik birliği boşama ile sona ermiş ise mehri ödemekle yükümlü olan, boşama tasarrufunda bulunan kocadır.

Tahlilini yaptığımız defterde bu yönde birçok kayıt bulunmaktadır. Bunlardan birinde Hacılar mahallesinde oturmakta olan Ümmühan binti Mahammed isimli kadın, kendisini bâin talakla boşayan eski kocasının zimmetinde bulunan 500 akçe tutarındaki alacağını tamamen aldığını ve başka alacağı kalmadığını ikrar etmiştir.  Yine Murad Bey mahallesi sakinlerinden Aişe binti Osman mahkemeye başvurarak, boşandığı kocası Müyesser b. Süleyman’dan, zamanın rayici ile mehr-i müecceleden 600 akçe alacağı olduğunu ve bunun Şer’an alınmasını talep etmiştir.

Evlilik ölümle sona ermiş ise mehir, bir borç olarak terekeye intikal eder. Murisin diğer borçlarında olduğu gibi terekenin mirasçılara dağıtımından önce bunun ödenmesi gerekir. Vefat eden Osman Çelebi isimli şahsın hanımının, ölen kocası üzerinde borç olarak bulunan mehr-i müecceli ve diğer haklarını almak üzere mahkemeye başvurması bunu gösteren bir belgedir.  Yine Hoca Menteş mahallesi sakinlerinden vefat etmiş olan Mehmet b. Sevindik adındaki kişinin eşi Fatma binti Mustafa, ölen eşinden alacağı olan 400 akçe tutarındaki mehr-i müeccelini, ölen eşi ve varislerinden aldığına dair ikrar kayıt, bu konuda bir başka belge teşkil etmektedir.

G- Küçük Çocuklar İçin Vasî Tayini

Aile hukukunda düzenleme sahalarından biri de Vesayet’ müessesesidir. Bir kişinin, özellikle ‘medenî hakları’ kullanabilmesi için bir takım vasıfları taşıması gerekir. Lehine ve aleyhine olabilecek durumları ayırt edebilecek melekelerden yoksun, yani mümeyyiz ve fârık olmayan kişiler sözü edilen hakları kullanamazlar. Küçükler, her ne kadar zaman içinde bazı sezgilere sahip olabiliyorlarsa da, hukukun aradığı anlamda fârık değillerdir. Bu yüzden küçüklerin

gerek şahsına bağlı ve gerekse malî haklarının korunması ve geliştirilmesi gerekir  ve bunları üstlenecek velî tayin etmek icap eder.

Velî, küçüğün okuması, sanat öğrenmesi, yerine göre evlendirilmesi gibi doğrudan doğruya küçüğün şahsına bağlı hakların kullanılması ile mallarının korunması ve idaresine yönelik yetkiye sahip olan kişidir. Vasî ise, velînin bulunmadığı durumlarda küçüğün himaye ve temsil yetkisini üzerine alan kişidir.

Baba, ölümü halinde küçüğün velayetini üstlenecek birisini vasî olarak tayin edebilir. Böyle bir durumda babadan sonra velâyet yetkisini, onun tayin etmiş olduğu kişi üstlenir. Kayıtlarda bu şekilde vasî tayin edildiğini gösteren belgeler bulunmaktadır.  Örneğin Helvalı mahallesi sakinlerinden Mehmet Çelebi isimli şahıs ölümcül hastalık (maradu’l-mevt) halinde küçük kızı Râziye için Ali Çelebi’yi vasî tayin etmiştir. Yine Mahmut b. Eyyub isimli küçük için Şemsüddîn adındaki bir kişinin vasî tayin edildiğine dair bilgi yer almaktadır.  Kayıtta adı geçen kişinin hakim tarafından vasî tayin edildiği belirtilmemiş ve yalnız küçüğün vasîsi olduğunun kayda geçilmesi, bu kişinin İslâm hukukundaki kural gereği baba tarafından vasî olarak seçildiğini düşündürmektedir.

Baba vasî tayin etmemiş ise velayet yetkisi dedeye geçer. Eğer küçüğün baba ve dedesi ölmüş ve de vasî tayin edilmemiş ise yetki hâkime intikal eder. Hâkim bu yetkisini tayin edeceği vasî ile kullanır ki, bu vasîye ‘vasıyyü’l-kadî’ denir. Nitekim Halil b. Yusuf isimli küçük için hakim, annesi Aişe binti Hüseyin’in talebi üzerine Hüseyin b. Kıyâm’ı vasî tayin etmesi bunu göstermektedir.

Bu kayıtta olduğu gibi küçüğün annesi olduğu halde başka biri vasî olarak tayin edilebildiği gibi bizzat anne de vasî olabilmektedir. Emine binti Pir Ali’nin, küçük oğlu adına vesayet yetkisine dayanarak miras olarak intikal eden dükkanın tahliyesini talep etmesi  ve Doğanbey mahallesi sakinlerinden Nasuh b. Ali isimli küçüğün annesi Aişe binti Seyyid Ahmet, onun mallarını korumak, haklarını almak ve bunun için hukukî yollara başvurmak üzere Deveci Ahmet b. İlyas isimli şahsı vekil tayin etmiş olması  bu hususu ortaya koyan belgelerdir. Bu son belge aynı zamanda vasîlerin üstlendikleri görevi bizzat kendilerinin yerine getirmesi gerekmediği ve bu konuda vekâlet verebileceklerini de göstermektedir.

Babanın tayin etmiş olduğu vasî, genel olarak küçüğün malla-rının idaresi ile meşgul olur. Küçüğün lehine olmak kaydıyla, küçüğün malı ile ticaret yaparak malvarlığını değerlendirebilir. Yine küçük adına teberru kabul etmek ve ona intikal eden miras payını almak gibi tamamen küçüğün yararına olan işleri yapabilir. Birçok kayıtta vasîlerin bu tür yetkileri kullandıkları görülmektedir.  Fakat zorunlu haller dışında küçüğün mallarını başkasına satamayacağı gibi kendi de satın alamaz. Zorunlu hallere örnek olarak küçüğün borçlarını ödemek üzere vasînin küçüğe ait malları sattıkları gözlemlenmektedir.  Bunun gibi bir zorunluluk bulunmadığı halde ve yukarıdaki engelleyici hükme rağmen vasilerin, küçüklere ait malları satma işleminde olduğu gibi kiralama konusunda da aynı hükümler geçerli olduğu halde kira işlemi yaptıkları ve hatta küçüğe ait iken sattıkları malı kiralamış oldukları kayıtlarda yer almaktadır.

Vasiler satım ve kira akdi dışında âriye, karz, rehin, havâle, sulh ve ibrâ gibi sözleşmelere küçük adına taraf olabilir. Vasi, kendisi için takdir edilen ücret dışında küçüğe ait mallardan yararlanamaz. Ancak belgelerde vasilerin, üstlendikleri görev nedeniyle herhangi bir ücret alıp almadıklarından bahsedilmemektedir.

Vasilerin yetkileri küçüklerin belli bir çağa geldiklerinde sona erer. İncelediğimiz defterlerde okunan kayıtlarda bu çağın yaş ile belirlendiğini gösteren bir belge yer almamaktadır. Fakat vasinin velayet yetkisinin süresinin dönem olarak belirlendiği bunun da rüşd çağı olduğu görülmektedir. Daha önce de geçen kayıtta Şemsüddin isimli şahsın, Şekerhoca mahallesi sakinlerinden vefat eden Ümmü Gülsüm binti Ali’nin küçük oğlu Mahmud b. Eyyub’un rüşd çağına gelinceye kadar vasi tayin edilmiş olması bunu göstermektedir.

Diğer yandan bazı durumlarda vasinin yapacağı işlemleri kontrol etmek üzere bir ‘nâzır’ tayin edildiği de görülmektedir.  Özellikle küçüğün annesinin vasi olduğu durumlarda dedesi hayatta ise o nâzır olarak görevlendirilmektedir. Örneğin kızlarının vasisi olan Fatma isimli şahsa, küçük kızların dedesi Ebû Bekr b. Alaüddin nâzır olarak tayin edilmiştir.  Anne dışındaki vasiler için de nâzır tayin etme uygulaması görülmektedir. Ali b. Mehmed isimli şahıs, Ayşe ve Fatma isimli küçüklerin vasisi Ali b. Abdullah’a nâzır tayin edilmesi bunu göstermektedir.

Nazır tayin etme teoride bulunmamasına rağmen, küçüklerin haklarının korunması ve belki de bu konudaki açıkların kapatılması açısından geliştirilmiş bir çözümdür ve buna engel olacak bir hüküm de bulunmamaktadır. Yine buradan hareketle denilebilir ki, Osmanlı mahkemeleri, dayandıkları genelde İslâm hukuku ve özelde Hanefî hukuku içinde yer almayan bu konularda, sistemin esası ile çatışmayacak pratik çözümler geliştirip uygulamaya sokmuştur.

SONUÇ

Sonuç itibariyle İslâm aile hukuku, Osmanlı tatbikatı içinde titiz sayılabilecek bir uygulama alanı bulmuştur. Osmanlı kadıları genellikle İslâm hukukçularının koydukları hükümlere bağlı kalmışlardır. Osmanlı coğrafyasında yaygın olan mezhebin Hanefî mezhebi olması nedeniyle kadılar genellikle adı geçen mezhebin hükümlerine göre karar vermişlerdir. Gerekmedikçe İslâm hukukunun dışına çıkılmamaya özen gösterilmiştir. Bununla birlikte toplumsal ihtiyaçları karşılamak ve İslâm hukukçularının kendi zamanlarının şartlarını yansıtan, fakat yaşanan zaman diliminde sıkıntıya neden olan durumlarda, Osmanlı mahkemeleri özel tedbirler geliştirmişlerdir. Az önce geçen nazır tayini ile boşanmalarda kocanın şartlı talaka zorlanması buna örnek olarak gösterilebilir. İstisna sayılabilecek bu gibi durumlar dışında Osmanlı mahkemelerinde İslâm hukukuna uyulduğu söylenebilir.

Yorum Yapın