Türk yasa koyucu işçi olarak gazeteciye özel bir önem vermiş ve gazetecinin hukuki durumunu İş Kanunu dışında ayrı bir yasa ile düzenlemiştir. Kısaca Basın İş Kanunu olarak adlandıracağımız bu yasanın tam adı, 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun’dur.

Basın İş Kanunu 1952 yılından bu yana yürürlükte olmasına rağmen, üzerinde yeterli inceleme yapıldığı söylenemez. Gerçekten de, basın iş hukukuna ilişkin kaynaklar son derece sınırlıdır.

Bu konuda 1960’lı yıllarda yazılmış

  • Çetin Özek ve M. Kemal Oğuzman’ın makaleleri dışında,
  • Can Tuncay’ın ders notlarından derlenen “hukuki yönden basında işçi-işveren ilişkileri” başlıklı kitabı
  • Müjdat Şakar’ın yayımlanmamış “türk iş hukuku bakımından gazetecilerin çalışma ilişkileri” başlıklı çalışması bulunmaktadır.

Basın İş Kanunu’nun uygulamada ve yargı kararlarında da yaşama geçirildiğinden söz edilemez. Ülkemiz basın sektöründe var olan oluşum, anılan yasanın uygulanmasını ve sorunların yargı önüne getirilmesini büyük ölçüde engellemektedir. Bu şekilde ortaya çıkan durum, Basın İş Kanunu’nun öğreti ve yargı kararlarında yeterince incelenmediği ve irdelenmediğidir. Her şeyden önce, söz konusu yasanın temelini oluşturan gazeteci kavramı açıklığa kavuşturulmamış, gazetecinin kim olduğu ve nasıl belirleneceği hususu hukuken tartışılmamıştır. Basın İş Kanunu’nda yapılan gazeteci tanımının yetersizliği ve günümüzde iletişim teknolojisinde yaşanan olağanüstü gelişme, bu tartışmaların bir an önce yapılmasını gerekli kılmaktadır.

Konunun önemi

Basının ilk dönemlerde gazeteciler için hiçbir özel hukuki rejim öngörülmemiş, gazeteciler herhangi bir kurala bağlı kılınmamışlardır. Bu dönemlerin gazetecileri, yazılarını çeşitli engellere uğramadan yayımlatmak isteyen bağımsız yazarlardır (Lacordaire-Michel, 1994:1; Auvret, 1994:11).

Ancak endüstri devrimi ile birlikte basın büyük bir gelişme göstermiş ve bu arada basın patronları da büyük güç elde etmişlerdir. Bu durum, artık çoğunluğu bağımlı olan gazetecilerin, işverenleri karşısında korumasız kalmasına yol açmıştır.

Gazetecilik özel ve toplumsal önemi olan bir meslektir. Uluslararası Çalışma Bürosu 1928 yılında “gazetecilerin yaşam ve çalışma koşulları üzerine” bir rapor yayımlamış ve burada, gazetecilerin çalışma yaşamında özel bir yerinin olduğu vurgulanmıştır. Rapora göre, gazeteciler ne el emeği ile çalışan kişilerdir, ne de tam anlamıyla fikren çalışanlara benzerler. Gazeteciler için özel bir statü tanınması zorunludur (Lacordaire-Michel, 1994:2). Büronun bu raporu etkili olmuş ve çeşitli ülkelerde gazeteciler için özel düzenlemeler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Gazetecilerin özel konumlarını yasal bir düzenlemeyle belirleyen ilk ülkelerden biri de Fransa’dır. Bu ülkede 1935 yılında, “Gazetecilerin Profesyonel Statüsü Yasası” (Le statut professionnel des journalistes) kabul edilmiştir. Anılan yasa Basın İş Kanunu’muza da modellik etmiştir. Türk yasa koyucusu Basın Kanunu’nda olduğu gibi, Basın İş Kanunu’nda da fransız yasalarından önemli ölçüde yararlanmıştır (Oğuzman, 1967:858).

Ülkemizde de gazetecilere yönelik çeşitli yasal düzenlemeler getirilmiştir. Kısa bir süre için geçerli olan 1938 tarihli Basın Birliği Kanunu bir yana bırakılırsa, gazetecilerin çalışma koşullarını düzenleyen temel yasa, 1952 tarihli Basın İş Kanunu olmuştur. Son olarak 1961 yılında 212 sayılı yasa ile önemli değişiklikler geçiren Basın İş Kanunu’muzun günümüz sorun ve gereksinimlerini karşıladığı söylenemez. En başta, gazetecinin kim olduğu sorusu dahi yasada açıkta kalmakta, yasada verilen tanımlamanın yetersizliği karşısında gazeteci tam olarak belirlenememektedir.

Çağdaş demokrasilerin vazgeçilmez unsurlarından olan basın, yazılı, işitsel, görsel kitle iletişim araçlarıyla olayları, gelişmeleri topluma aktarır. Aynı zamanda yorumlamalar, açıklamalar ve eleştiriler de yaparak toplumu yönlendirir ve böylece kamuoyu oluşturarak önemli bir güç odağı durumuna dönüşür. Bu anlamda basına dördüncü güç ya da kontrol gücü adı verilmektedir (basının önemi konusunda genel olarak bkz. Özek, 1962:3vd; İçel, 1990:89, 98-99; Ay, 1981:55-75; Şakar, 1995:1; Bohére, 1986:1; Yücedoğan, 1998:7-9).

Basının işlevini sağlıklı bir biçimde yerine getirebilmesi için kuşkusuz pek çok konuda düzenlemelere gereksinim vardır. Basın kuruluşunun tarafsızlığı, akçalı yönden bağımsızlığı, şeffaf yönetim anlayışı, yayın grubunun ya da dağıtım kurumunun tekel niteliğinin önlenmesi, basın kuruluşları arasında rekabetin kötüye kullanılmasının önüne geçilmesi bunlardan bazılarıdır. Bu konuda en az bu sayılanlar kadar önemli ve bu sayılanları tamamlayan diğer bir husus da, basın kuruluşlarında çalışanların hukuki statüleridir. Sağlıklı bir basına ulaşmanın yolu, işverenlerine ve diğer güçlere karşı yeterince korunan gazetecilerden geçer (Şuğle, 2001:15-17).

Gazetecilik özel bir meslektir. Mesleği özel kılan hususların başında görülen işin toplumsal işlevi gelir. Bunun yanında mesleğin tehlikeleri, zorluğu, yapılan işin temposu, rekabeti gazetecilik mesleğini yapanların özel olarak korunmalarını gerektirir. Bu konuda önemli bir noktayı, bu korunmanın gerçekten bu işi yapan ve bunu hak eden kişilere verilmesi hususu oluşturur. Başka bir deyişle, korumanın ya da ayrıcalıklı bir takım hakların gerçek gazetecilik işi görenlere sağlanması gerekir. Burada karşımıza çıkan sorun, söz gelimi, bir gazetenin okuyucusunun önüne getirilmesine katkısı olan yazarından şoförüne, bekçisinden reklam müdürüne işletmenin tüm çalışanları gazeteci mi sayılacaktır, ya da acaba gazetede yazısı çıkan herkes gazeteci olarak kabul edilecek midir?

Ülkemizde gazetecilerin çalışma ilişkilerindeki temel sorunları

Ülkemizde Basın İş Kanunu’na tabi çalışan gazeteciler kimi sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Öyle ki, bu sorunlardan bazıları, gazetecilerin yasadan doğan haklarını kullanmalarını tamamen ya da kısmen ve büyük ölçüde engellemektedir. Bu sorunların en önemlilerini tekelleşme olgusu, iş güvencesinden yoksunluk ve basın yasaları arasındaki uyumsuzluklar oluşturmaktadır.

Basında tekelleşme

Tarihsel gelişimi içinde basın belirli bir dönemden sonra endüstri haline dönüşmüş, yatırımcılar için karlı bir araç haline gelmiştir. Ayrıca, basının gücünün fark edilmesiyle birlikte, büyük sermaye gruplarının bu gücü eline geçirme arzusu, basının belirli ellerde toplanmasına yol açmıştır (Dönmezer, 1976:105-122; Ay, 1981:83-87; Danışman, 1982:13-78; Tılıç, 1998:254-266).

Basındaki tekelleşmenin toplum üzerindeki olumsuz etkileri yanında, iş hukuku açısından da yarattığı görünüm kaygı uyandırıcıdır. Tekelleşme olgusu ile gazetecilerin istihdam şansları azalmakta, işverenleri ile pazarlık olanakları sınırlanmaktadır. Çalıştıkları sırada da işverenleri ile aralarında çıkan sorunlarda, yeni iş bulamama korkusu nedeniyle yasalardan ve sözleşmelerden doğan haklarını kullanamamaktadırlar.

Nitekim ülkemizde medya grupları arasında centilmenlik anlaşması bulunduğu ve bunların, diğer grupta çalışan ve herhangi bir nedenle işten ayrılan gazetecileri işe almadıkları görüşü yaygındır (Tılıç, 1998:138).

Bu durumun iş hukuku açısından sonuçları açıktır. İş hukuku kurallarının yaşama geçirilebilmesi, iş hukukunun amaçlarına uygun bir çalışma ortamının yaratılması, iş hukukunun etkinliğinin sağlanabilmesi için bu tür engellerin ortadan kaldırılması gerekir (Şuğle, 2001:21-23).

İş güvencesi

Ülkemizde işyeri sendika temsilcisi dışında kalan işçilerin iş güvencelerinin bulunmaması, iş hukuku öğretisinde eleştiri konusu olmuş ve bu durumun iş hukukunun etkisizleşmesi sonucunu doğurduğu öne sürülmüştür (Süzek, 1976: 29vd; Şakar, 1995:14).

Gazetecilere sağlanan haklar ne ölçüde geliştirilirse geliştirilsin, bunlar iş güvencesi ile tamamlanmadıkça büyük ölçüde uygulanamayacak ve kağıt üzerinde kalmaktan öteye geçemeyecektir. Bunun sonucu olarak, Şakar’ın da belirttiği gibi, gazetecilik mesleğinin gerektirdiği bağımsızlık güvence altına alınamamış olacak ve gazetecinin, söz gelimi, kendi işvereninin büyük reklam geliri aldığı bir şirketle ilgili olumsuz bir haberi ya da işverenin çıkar ilişkileri içinde olduğu bir politikacının yolsuzluklarını kamuoyuna duyurma olanağından ve basının kamusal bir hizmet olarak değerlendirilmesinden söz edilemeyecektir (Şakar, 1995:14; Şuğle, 2001:23-24).

Basın yasaları arasındaki uyumsuzluklar

Gazeteciler bakımından büyük sorun çıkaran hususlardan birisi de, gazetecileri doğrudan ilgilendiren mevcut yasalardan Basın İş Kanunu ile Basın Kanunu arasında, kurulması gerekli olan ilişki ve bütünlüğün sağlanamamış olmasıdır. Öte yandan, gazetecilere verilecek basın kartlarının koşullarını belirleyen ve böylece gazetecilere kimlik ve pek çok kolaylıklar sağlayan Basın Kartları Yönetmeliği de yukarıda anılan yasalardan büyük ölçüde kopuk olduğu için, ortaya çıkan karmaşa daha da artmaktadır. Gerçekten de, her ne kadar Basın İş Kanunu’na tabi gazeteci sayılmak için basın kartı sahibi olmak gerekmemekte ise de, uygulamada gazetecilik mesleğini yapabilmek için Basın Kartları Yönetmeliği’ne göre verilen basın kartına sahip olmak önem taşır. Basın kartı, her şeyden önce, kişinin gazeteci kimliğinin ispatı olarak algılanır.

Ayrıca bu kart ile gazeteci, resmi toplantıları izleyebilme, her türlü olay ve toplantı yerine serbestçe girebilme, posta işlemlerinde ya da trafikte öncelikler gibi, mesleğini daha iyi yapabilmesini sağlayan pek çok kolaylıklardan yararlanır (Basın Kartları Yönetmeliği ve bu yönetmelikte yapılan değişiklikler için bkz. Yücel, S. İktidar ve basın kartı, Ankara 1995).

Gazetecilerin mesleklerini yerine getirmesinde bu denli önem taşıyan basın kartı, kanımızca isabetsiz olarak Basın Kartları Yönetmeliği’nde, Basın İş Kanunu’ndan farklı pek çok koşula bağlanmıştır. Deyim yerinde ise, Basın Kartları Yönetmeliği adeta bağımsız, özel bir düzenleme olarak basın kartlarını kendi ölçülerine göre, kendi seçtiği kişilere dağıtmıştır. Böylece gerçekte gazeteci olup da basın kartı sahibi olmayan ya da bunun tersine, aslında gazeteci olmayıp basın kartı sahibi olan kimseler ortaya çıkmıştır. Bu durumun gazetecinin niteliğinin belirlenmesinde bir karmaşa yarattığı, uygulamada gerçek gazeteci ile biçimsel gazeteci olarak iki ayrı gazetecinin doğmasına yol açtığı açıktır. Kanımızca, isabetsiz olan bu durumun, aşamalı olarak düzeltilmesi gerekir. Bu konuda öncelikle, zaman içerisindeki gelişmeler de göz önüne alınarak, gazetecinin tanımı yeniden yapılmalıdır. Daha bu yeni tanıma Basın İş Kanunu’nda yer verilmelidir. Son olarak, bu tanım basınla ilgili diğer mevzuatın da temelini oluşturmalıdır. Başka bir deyişle, Basın Kartları Yönetmeliği’nce verilen basın kartları, Basın İş Kanunu’nun sistemine uygun olmalıdır (Şuğle, 2001:24-27,81-85).

Gazeteci kavramı

Günümüzde dünya üzerinde milyarlarca insan sürekli olarak her gün hatta her saat bir biçimde adına medya denilen yazılı, işitsel, görsel kitle iletişim araçlarıyla muhatap olmaktadır. Diğer bir deyişle bu insanlar gazete okumakta, radyo dinlemekte, televizyon izlemekte, bilgisayardan internet aracılığıyla bazı haber kaynaklarına ya da haber ajanslarına ulaşmakta veya bir telefona görüşmesiyle bir haber kaynağından bilgilenebilmektedir. Bütün bunlar, işlenmiş haberin nihai hedefine, yani yurttaşa ulaşmasıyla tamamlanan bilgilendirme zincirinin son halkalarını oluşturmaktadır. Çünkü haber o aşamaya gelinceye kadar çok farklı aşamalardan geçmektedir. İşte haberin meydana gelmesiyle bilginin yurttaşa ulaşması arasındaki süreçte profesyoneller tarafından gerçekleştirilen işlemlerin tümüne gazetecilik ya da daha dar tanımla habercilik denilmekte, bu işi gerçekleştiren kişilere de gazeteci ya da haberci adı verilmektedir (Duran, Ragıp. 7.3.1998 tarihli Radikal İki gazetesi).

Böylece genel olarak çerçevesi gösterilen gazetecilik mesleğini tanımlamak oldukça zordur. Tanımlamanın güçlüğü özellikle gazetecilerle ilgili olarak ortaya çıkan iş ve eğitim çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır. Gerçekten de söz gelimi avukat olmak için hukuk fakültesi mezunu, hekim olmak için tıp fakültesi mezunu olmak gerekirken, gazeteci olmak için genellikle herhangi bir fakültenin bitirilmesi aranmamakta; herhangi bir eğitimi olmayan bir kimse ya da örneğin bir avukat, bir hekim gazeteci olabilmektedir. Bu nedenle gazeteciyi ya da gazetecilik mesleğini ortaya koymak oldukça güçtür.

Basın İş Kanunu’nda gazeteci tanımı

Basın İş Kanunu’nda gazetecinin tanımı, kanunun şümulü başlıklı 1. maddesinde yapılmıştır.

Bu maddenin 1952 tarihli ilk halinde,

“Bu kanun hükümleri Türkiye’de yayınlanan mevkutelerle haber, fotoğraf ajanslarında veya benzeri yayın müesseselerinde ve matbaalarında baş muharrirlik, muharrirlik, mesul müdürlük, yazı işleri müdürlüğü, istihbarat şefliği, muhabirlik, mütercimlik, musahhihlik, foto muhabirliği, ressamlık, karikatürcülük, istihbarat telsizciliği ve radyoculuğu, gazete müdürlüğü gibi her türlü fikir ve sanat işlerinde çalışan ve İş Kanunundaki “işçi” tarifi şümulü haricinde kalan kimselerle bunların işverenleri hakkında uygulanır. Bu kanunun şümulüne giren fikir ve sanat işlerinde ecir olarak çalışanlara (gazeteci) denir.”

hükmü yer almaktadır.

Ancak bu maddede 4.1.1961 tarih ve 212 sayılı yasa ile değişikliği gidilmiş ve gazeteci yeniden tanımlanmıştır. Buna göre, “Bu kanun hükümleri, Türkiye’de yayınlanan gazete ve mevkutelerle haber ve fotoğraf ajanslarında her türlü fikir ve sanat işlerinde çalışan ve İş Kanunu’ndaki “işçi” tarifi şümulü haricinde kalan kimselerle bunların işverenleri hakkında uygulanır. Bu kanunun şümulüne giren fikir ve sanat işlerinde ücret karşılığı çalışanlara gazeteci denir.” Bu yeni haliyle madde bugün de geçerlidir.

Görüldüğü üzere Basın İş Kanunu’nda gazeteci tanımı birçok unsurdan oluşmaktadır. Türk iş hukukunda gazeteci için ayrı bir yasa ve özel düzenlemeler getirildiğine göre, her şeyden önce gazetecinin kim olduğunu tam olarak belirlemek gerekir. Bu belirlemeyi yapabilmek için, gazetecilik mesleğinin çerçevesini, yapısını, içeriğini, uygulanma koşullarını, çalışma yerlerini ortaya koymak gerekir. Esasen yasa koyucudan bütün bu konularda tam bir belirleme yapabilmesi beklenmemelidir. Gazetecilik gelişmekte olan bir meslektir. Bu nedenle tüm gereksinimleri karşılayacak tam bir yasal tanım verme olanağı bulunmamaktadır. Bu konuda yargı organına da önemli görev düşmektedir. Yasal tanımdaki olası yetersizlikler karşısında yargının, somut olaylarda vereceği kararlar ile, kimlerin gazeteci olduğunu olabildiğince açıklığa kavuşturması gerekir. Aşağıda Basın İş Kanunu’nda öngörülen gazeteci tanımı esas alınarak gazeteci kavramının unsurlarını incelemeye çalışacağız (Şuğle, 2001:37-39).

Türkiye’de yayımlanma

Basın İş Kanunu’na göre gazeteci sayılma, Türkiye’de yayınlanma ön koşuluna bağlıdır. Bununla birlikte anılan yasada yayının yayınlanmanın ne olduğuna ilişkin herhangi bir bilgi bulunmamaktadır (yayınlanma sözcüğü Türkçe de yayımlanmaya dönüşmüştür, bkz Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, 1992, 1610).

Türkiye’de yayınlanma deyimi büyük bir olasılıkla kaynak Fransız yasasından esinlenerek getirilmiştir. 1935 tarihli Fransız yasasının 2. maddesinde,

“…Fransa’da yayınlanan bir günlük ya da süreli yayında veya bir Fransız haber ajansında çalışan…” ibaresi yer almaktaydı. 1974 yılında yapılan bir yasal değişikle, madde metnindeki, Fransa’da yayınlanan ve bir Fransız (haber ajansı) deyimleri yasadan çıkarılmıştır (Derieux, 1988:8-9; Molina, 1989:25-26; Lacordaire-Michel, 1994:25).

Fransız hukukundaki bu değişiklik kuşkusuz nedensiz değildir. Yayınlanma sözcüğü, kullanıldığı ilk tarihlerden bu yana, baskı, yayım ve iletişim teknolojisinde yaşanan olağanüstü gelişme nedeniyle, anlamı oldukça değişmiş ve belirsizleşmiştir. Kanımızca, “Türkiye’de yayınlanan ifadesinin kaynak yasada olduğu gibi, bizde de yürürlükten kaldırılması uygun olacaktır. Zira, basılıp, ortaya çıktığı yer anlamında kullanılmış olan deyim, günümüz teknolojisi içinde karmaşaya yol açmaktadır. Söz gelimi bugün bir gazete ya da derginin klasik anlamda matbaa düzeninde basılıp, dağıtılarak satışa sunulmasıyla yayını mümkün iken, aynı gazete ya da derginin bir telefon-faks yoluyla veya bilgisayar ekranında internet hattıyla dünyanın öbür ucuna birkaç saniye içinde yayını da mümkündür. Bu durum görsel, işitsel medya kuruluşlarında uydudan yapılan yayınlarda daha da karmaşık bir nitelik kazanmaktadır.

Öte yandan, Türkiye’de yayınlanma koşulu, aynı işi yapan gazeteciler arasında gereksiz bir ayırıma da yol açmaktadır. Örneğin aynı işi yapan gazetecilerden, gazetesi Türkiye’de yayınlanmayanı Basın İş Kanunu kapsamı dışında kalmaktadır. Kanımızca yasadan yararlanmak bakımından önem taşıması gereken husus, gazetecinin Türkiye’de çalışması olmalıdır.

Gazetecinin çalışma yeri

Basın İş Kanunu’muz 1. maddesinde, gazeteci sayılabilmek için, kişinin Türkiye’de yayımlanan gazete ve süreli yayınlarla haber ve fotoğraf ajanslarında çalışmasını öngörmüştür. Buna göre gazetecinin çalışma yerleri, yasada açıkça sayılmış ve sınırlanmıştır. İlk bakışta açık gibi görünen bu ifade, beraberinde önemli bir tartışmayı getirmektedir. Şöyle ki, bir kimsenin, özellikle yazılı basında çalışan bir kimsenin gazeteci sayılabilmesi için gazete ya da dergi, nesne anlamında eserlere gereksinim vardır. Ancak, acaba adına gazete ya da dergi denilen her türlü eserin örneğin yazarı ya da muhabiri gazeteci sayılacak mıdır, yoksa acaba gazeteci sayılmak için bir gazete ya da dergi işletmesinde mi çalışıyor olmak gereklidir?

Bu konuda bir görüş, süreli yayını çıkaran kuruluşun yapısının ve niteliğinin önemli olmadığı yönündedir. Süreli yayın kuruluşu ne türde olursa olsun, kişi eğer yasada belirtilen anlamda bir çalışma yapmakta ise, gazeteci sayılmalıdır. Yani, gazetecilik çalışmasının belirlenmesinde çalışılan yerin nitelikleri değil, çalışmanın nitelikleri göz önünde tutulur. Bu anlamda, süreli olmak koşuluyla, her türlü yayının ortaya çıkarılmasında gazetecilik çalışması gerçekleştiren kişi, gazeteci olarak değerlendirilecektir. Yayının ücretli ya da ücretsiz, enformasyon ya da reklam amaçlı, profesyonel editörler ya da dernek, sendika, ticari veya endüstri işletmelerince çıkarılmış olmasının, çalışanlarının gazetecilik niteliğini etkilemesi söz konusu olamaz (Molina, 1989:17-21; Bilgi için Şuğle, 2001:46-48).

Buna karşılık diğer bir görüş, bir kimsenin gazeteci niteliğinde sayılabilmesi için, çalıştığı kuruluşun bir basın işletmesi olması gerektiği yönündedir. Gazetecilik kimliğine hak kazanabilmek için yayın kadar yayın yeri de önemlidir. Gazetecilik çalışmasını başka bir takım çalışmalardan, özellikle reklama ve halkla ilişkilere yönelik etkinliklerden ayırmak gerekir. Bu nedenle işverenin ya da editörün kimliği, kişiliği ön plandadır. Güncel olay ya da haberlerin kamu oyuna yayımı işletmenin temel amacı olmalıdır. Zira, işletmenin asıl işinin yanında ikincil ya da ek iş olarak sunulan yayın çalışmaları, genellikle işletmenin görüntüsüne, ürünlerinin veya hizmetlerinin artırılmasına yönelik destek amaçlıdır. Bu anlamda yapılan çalışmalara gazetecilik değil, başka adlar vermek gerekir (Leloup, 1962:26-30; Derieux, 1988:5; Lacordaire-Michel, 1994:70-71).

Biz de bu görüşe katılmaktayız. Öncelikle bu görüş, gazetecilere getirilen özel düzenlemeler ve ayrıcalıklı hükümlerin nedeni olan basının önemi ve adeta bir kamu hizmeti gören gazetecilerin korunması gerektiği yolundaki anlayışa uygundur. Gazetecilik özü itibariyle güncel olay ve haberlerin kamuoyuna iletimidir. Bu anlamda gazeteciyi buna uygun bir yapının içine yerleştirmek, temel amacı enformasyon sunmak olan bir organizmanın parçası yapmak isabetli olacaktır. Öte yandan Basın İş Kanunu’nun sistematiği de bu yöndedir. Anılan yasanın 1. maddesinin 212 sayılı yasa ile değiştirilmeden önceki metninde “benzeri yayım müesseseleri” ibaresi yer almaktaydı. Halen de geçerli olan 3. maddede de, yasa kapsamına giren mahiyetteki müesseselerin bildirim yükümünden söz edilmektedir. Dolayısıyla yasa koyucunun gazete ve mevkute deyimlerinden maksadı, gazete ve mevkute işletmeleridir. Belirtelim ki, gazetecinin çalışmasını münhasıran bir gazete veya mevkutede yerine getirmesi şart değildir. Birden fazla gazete işletmesinde çalışan bir kimse de, diğer koşulları taşımak kaydıyla gazeteci sayılır (aynı yönde bir başka tartışma, yayının basın yayını olup olmamasıyla ilgilidir, bkz. Şuğle, 2001:49-56).

Gazetecinin çalışmasının niteliği

Fikir çalışanları içinde özel bir yeri olan gazetecinin kim olduğunu belirlemek kolay değildir. Genellikle yapılan tanımlamalarda, gazetecinin gazetecilik mesleğini yapan kişi olduğu belirtilmektedir. Ancak bu defa karşımıza gazetecilik mesleğinin ne olduğu sorusu çıkmaktadır. Bu mesleği belirlemek zordur. Öncelikle mesleği belirleyebilmek için aranan bir eğitim bulunmamaktadır. Gazeteci, örneğin bir ilkokul mezunu olabileceği gibi, üniversite mezunu da olabilir.

Öte yandan gazetecilik mesleğinin basın kuruluşlarında çalışanlara, söz gelimi gazete işletmesinde çalışanlara hasredilmesi de mümkün değildir. Nitekim bir gazete işletmesinde pek çok insan çalışır. Bu çalışanlar yazı işleri kadrosunda yer alan gazeteci niteliğine sahip kişiler olabileceği gibi, gazete işletmesinin şoförü, kapıcısı, bekçisi, muhasebecisi, reklam müdürü vs., gazetecilikle ilgisi olmayan kişiler de olabilir. Belirtelim ki, yasada açıkça gösterilmemiş olmakla birlikte, idari, ticari ve teknik çalışmalarda bulunan kişilerin gazeteci sayılmaları söz konusu değildir (Loloup, 1962:26; Molina, 1989:13; Tuncay, 1989:31; Şakar, 1995:34).

Ayrıca, gazetede çalışması yayımlanan herkesin gazeteci sayılması ölçütü de isabetli değildir. Gerçekten de gazetede bir avukatın, hekimi, tarihçinin, edebiyatçının ya da üniversite öğretim üyesinin yazıları çıkabilir. Bu yazılar tek bir yazı halinde çıkabileceği gibi, bir seriyi de oluşturabilir veya düzenli olarak gazetenin bir köşesini kapsayabilir. Bunun gibi, bir kişinin satranç, briç, bulmaca ya da burç gibi köşeleri olabilir ya da çeşitli kişilerin düzenli olarak resimleri, fotoğrafları, çizgi romanları, karikatürleri yayımlanabilir. Ancak bütün bunlar, bu kişilerin hemen, derhal gazeteci sayılmalarını gerektirmez. Bu kişilere gazeteci statüsü tanımak için başka ölçütlerin de aranması zorunludur.

Basın İş Kanunu’nun 1. maddesinde gazeteci tanımı olarak, yalnızca, bu yasanın kapsamına giren her türlü fikir ve sanat işlerinde ücret karşılığı çalışanlara gazeteci denir, ifadesi bulunmaktadır. Bu tanım son derece yetersizdir. Bu tanıma göre gazetede çalışan muhabir ile avukat arasında ayırım yapabilmek ve hangisinin İş Kanunu’na, hangisinin Basın İş Kanunu’na tabi olduğunu belirleyebilmek olanağı yoktur. Türk hukuk öğretisinde fikir ve sanat işleri genellikle birlikte kabul edilmekte ve açıklanmaktadır.

Kanımızca bunlar iki ayrı iştir. Fikir ya da sanat işçiliğinin tek tek ne olduğunun belirlenip açıklanması yeteri kadar zor iken, bu ikisinin bir araya gelerek yeni bir çalışma olarak gösterilmesi isabetli değildir. Gerçekten de içerisinde hem fikir hem sanat işini barındıran bir çalışmayı belirlemek neredeyse olanaksızdır. Böyle bir belirlemenin yapıldığını varsaydığımızda da, gazeteciliğin fikir ve sanat işlerinin birlikte ele alınarak tanımlanması, büyük bir kitlenin gazeteci sayılmaması gibi bir sonucu doğuracaktır. Öyle ki, fikir işinin asıl olduğu yazarlık, sanat işinin esas olduğu karikatüristlik gazetecilik işinden sayılmama gibi bir tehlikeyle karşılaşacaktır. Dolayısıyla burada anlaşılması gereken, fikir ya da sanat işlerinde çalışmadır (bu ifadenin eleştirisi ve fransız öğretisi ile yargı kararları için bkz. Şuğle, 2001:62-67).

Gazetecinin çalışmasının içeriği

Basın İş Kanunu gazetecilik çalışması için, gazete, süreli yayın, haber ve fotoğraf ajanslarındaki her türlü fikir ve sanat işlerinde çalışmadan söz etmiş, ancak bu çalışmanın içeriğine yönelik herhangi bir bilgi vermemiştir. Kanımızca bir kimsenin gazeteciliğini belirleyen ölçüt, bu kimsenin görmekte olduğu çalışmanın içeriğidir. Ne yazık ki, gazetecilik çalışmasının içeriği ile ilgili, iş hukuku kaynaklarımızda bir bilgi bulunmamaktadır. Bu konuda özellikle fransız hukukunda enformasyon ve aktüalite (güncellik) kavramlarına başvurulmaktadır.

Hemen belirtelim ki, enformasyon ve aktüalite kavramlarına fransız yasasının gazeteciyi tanımlayan hükümlerinde yer verilmemiş, bu iki kavram ortaya çıkan gereksinim nedeniyle fransız öğretisi ve yargı organlarınca kullanılmışlardır. Ancak fransız yargı organları bazen bu kavramlara başvurmada duraksamalar göstermekte, kavramları kesin bir ölçüt olarak ele almamaktadır (fransız öğretisindeki enformasyon ve güncellik kavramlarının tartışılması için bkz. Şuğle, 2001:67-76; Ayrıca bkz. Lacordaire-Michel, 1994:11-20; Vistel, 1992:9; Leloup, 1962:23; Derieux, 1988:3; Molina, 1989:14-15, 123-124).

Kanımızca bir kimsenin çalışmasının gazetecilik sayılıp sayılmayacağına ilişkin ölçüt, bu kimsenin çalışmasının enformasyon sunma amaçlı olması ve bu çalışmanın az ya da çok güncellik ile ilişkisinin bulunmasıdır. Aksine bir görüşün kabulü, örneğin bir dergide yazı yazan herkesin gazeteci sayılmasına yol açar. Oysa bir dergi yazısı çok farklı amaç ve işlevlerle yazılmış olabilir. Söz gelimi, bir iş hukuku avukatın, bir hekimin ya da bir üniversite öğretim üyesinin, meslekleriyle ilgili bir takım bilgileri dergide yayımlatmaları ya da okuyucuların sorularını yanıtlamaları, onların hemen gazeteci olarak kabul edilmelerini gerektirmez.

Bir kimsenin çalışmasının gazetecilik sayılabilmesi için, bu çalışmanın enformasyon sunma amaçlı yapılması gerekir. Enformasyon, haber kavramını da içine alan, haberden daha karmaşık, daha kapsamlı bilgidir. Enformasyon, bazen basit haliyle bir bilgi olarak habere yakın bir anlam taşıyabileceği gibi, bazen bir haberi hatırlatması dolayısıyla artık haber olmayan bir bilgi olabilir veyahut bu bilgi, çeşitli düşünceler, yorumlarla dolu olabilir ve artık haber olmadığı halde enformasyon kalmaya devam edebilir (Molina, 1989:123-124; Haber kavramı için bkz. Ay, 1981:58-59; Tokgöz, 1981:51).

 

Öte yandan enformasyon, bir haberin ya da bilgi ögesinin soruşturulmasından ve/veya keşfinden yazımına ve kamunun bilgisine sunulmasına kadar geçen uzunca bir süreci oluşturur. Bu sürenin içinde, haber ya da bilgi ögelerinin araştırılması, toplanması, sınıflandırılması, geliştirilmesi, yorumlanması, redaksiyonu gibi, çeşitli aşamalar yer alır. İşte gazetecilik işi, bu aşamaların herhangi biriyle veya birkaçıyla doğrudan ilgili çalışmalardır. Diğer bir deyişle, gazeteci bütün bu aşamaların hepsini tek başına gerçekleştirip, bir haberi bulup, araştırıp, geliştirip, yorumlayıp, yazabilir, yani baştan sona ortaya koyabilir, ya da örneğin sadece son işlem olan konuyu yazma işlemini (redaksiyon) gerçekleştirmekle yetinebilir. Basın İş Kanunu’nda yer alan, fikir ve sanat işlerinde (çalışma) ifadesi, ancak bu işlerin bu aşamalardan herhangi birinde yapılmasıyla anlam bulur (Derieux, 1988:3; Tokgöz, 1981:51).

Güncellik, aktüalite, tazelik, günün olayları, günün konuları gibi anlamlar taşır ve esasen büyük ölçüde enformasyon kavramının içinde yer alır. Bununla birlikte, bazı hallerde güncellik kavramı tek başına kullanılabilen bir ölçüt de olabilmektedir. Bu durum, özellikle, okuyucuyu bilgilendirmek amacıyla yazılan tarihsel bir belge ya da tarihi olayın anlatımında söz konusudur.

Belirtelim ki, gazeteci sayılmanın başlıca ölçütleri olan enformasyon ve güncellik ölçütleri, özellikle, gazeteye sürekli ve düzenli yazı yazan veya çizen ve başlıca işi ve geliri bu olan kişiler bakımından daha  esnek değerlendirilmelidir.

Gazetecinin İş Kanunu’ndaki işçi tanımı dışında kalması

Basın İş Kanunu’nun 1. maddesinde gazetecinin tanımı yapılırken olumsuz bir unsur da getirilmiştir. Buna göre, anılan yasanın kapsamına girmek ve gazeteci sayılmak için, diğer şartların yanında, “İş Kanunu’ndaki işçi tanımı dışında kalma” şartı da aranmaktadır. Böyle bir ifadenin yasada yer almasının nedeni olarak, Basın İş Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihte, bugün yürürlükten kalkmış olan 3008 sayılı eski İş Kanunu’nun uygulanması gösterilmektedir. Buna göre, anılan iş yasasının getirdiği düzenleme, bedenen çalışan ya da bedeni çalışması fikri çalışmasına üstün olanları kapsamına almakta, fikir çalışanlarını ise kapsam dışı bırakmakta idi. Böylece, örneğin bir gazetede çalıştığı halde, bedenen çalışan ya da bedenen çalışması fikri çalışmasına üstün gelenlerin gazeteci sayılmayacakları ve Basın İş Kanunu’nun kapsamına giremeyecekleri vurgulanmış oluyordu (Tuncay, 1989:38; Şakar, 1995:36-37).

Kanımca bu vurgulama, yasa koyucunun gazeteciyi tam ve isabetli bir biçimde tanımlayamamasının tedirginliğinden gelen, gereksiz bir vurgulamadır. Zira eski iş yasasının dönemi ele alındığında, bu yasa zaten fikir çalışması üstün gelenleri kapsamı dışında bırakmakta idi. Buna karşılık Basın İş Kanunu’nun fikir ve sanat işlerinde çalışanları kapsamına aldığı göz önüne alınırsa, bu iki yasanın zaten ayrı iki çalışmayı düzenlemiş oldukları ortadadır. Bu nedenle, Basın İş Kanunu’ndaki, İş Kanunu’ndaki işçi tanımı dışında kalan ifadesi, bir tekrar hükmünden başka bir anlam taşımamaktadır. Nitekim, fikir işçilerini de kapsamına alan yeni İş Kanunu düşünüldüğünde, günümüzde de bu iki ayrı iş yasası çakışmamaktadır. Çünkü, Basın İş Kanunu, özel türde bir fikir veya sanat işçiliğini esas almakta, diğer bir deyişle konusunu, fikir işçiliği içinde özel bir yeri olan gazetecilik mesleği oluşturmaktadır (Basın İş Kanunu’nda İş Kanunu’na yapılan bu yollamayı değerli bulan görüş için bkz. Tuncay, 1989:38).

Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışıyor olmama

Basın İş Kanunu’nun istisnalar başlıklı 2. maddesi ile getirilen hükümde, 1. maddenin kapsamında bulunup da devlet, vilayet, belediyeler ve iktisadi devlet teşekkül ve müesseseleriyle sermayesinin yarısından fazlası bu teşekküllere ait şirketlerde çalışan memur ve hizmetliler hakkında bu kanun hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmektedir. Esasen bu sayılan yerlerin çoğunun kamu tüzel kişiliğine sahip olması ve buralarda çalışanların çoğunlukla memur olmaları nedeniyle, bu hükmün gereksiz yere getirildiği düşünülebilir. Ancak belirtelim ki, memur ve idari sözleşmeli personel yanında, kamu tüzel kişileri, işçi statüsündeki kişileri de çalıştırabilir. Dolayısıyla yasanın anılan bu 2. maddesi hükmü, bu yerlerde iş sözleşmesi ile çalışan ve çalışması gazetecilik çalışması niteliğinde olanlar bakımından uygulama alanı bulmaktadır. Sözü edilen bu kişiler özel hukuka tabi olmalarına, gazetecilik çalışması yapmalarına rağmen Basın İş Kanunu’na tabi olamayacaklardır (Tuncay, 1989:30; Özek, 1962:67).

Sonuç

Gazetecilik zor, zaman zaman tehlikeli ve özel bir meslektir. Gazeteciler toplumun gözü, kulağı durumundadırlar. Bunlara sağlıklı iş koşulları sağlanması, gazetecilere olduğu kadar toplumu da korumaya yöneliktir. Gazetecinin tam ve doğru olarak belirlenmesi, onlara tanınan ayrıcalıkların da isabetle kullanılmasını sağlayacaktır.

Gazeteci kavramını tanımlamak güçtür. Bu güçlük öncelikle gazetecilerle ilgili olarak ortaya çıkan iş ve tahsil çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır.

Basın İş Kanunu’muzdaki Türkiye’de yayınlanma koşulu, gelişen teknoloji nedeniyle belirsiz bir hale dönüşerek tanımlamayı zorlaştırmış ve çalışan gazeteciler arasında gereksiz bir ayırıma yol açmıştır, kaldırılması isabetli olacaktır.

Gazeteci sayılabilmek için çalışılan yerin bir basın işletmesi, ortaya çıkan yayının bir basın yayını olması gerekir. Bu anlamda kamuoyuna sunulmayan yayınlar, reklam amaçlı yayınlar ya da işletme içi yayınlar veya güncel olay ve haberlere ilişkin olmayan yayınlar basın yayını, bunların yayımlanmasında emeği geçenler gazeteci sayılamaz.

Basın İş Kanunu’na göre gazeteci sayılmak için gazetecilik işini yapmak yeterlidir. Bu konuda herhangi bir eğitim yapmış olmak aranmaz. Gazeteci, fikir veya sanat işinde çalışan kişidir. Bu iki işten birinde yapılan çalışma yeterlidir. Esasen gazeteciliği belirleyen ölçüt, bu çalışmaların güncele yönelik enformasyon üretimine ilişkin olmasıdır.

Kaynakça

  • AY, Nihad: Sosyal politika açısından ücretle çalışan gazetecilerin korunması, İzmir 1981 (Yayınlanmamış doçentlik tezi).
  • AUVRET, P.: Les journalistes, statut, responsabilités, Paris 1994.
  • BOHERE, G.: Gazetecilik mesleği, gazetecilerin çalışma koşulları üzerine bir inceleme, (Çev. Nurhan Süral), Uluslararası Çalışma Örgütü, Ankara 1986.
  • DANIŞMAN, Ahmet: Basın özgürlüğünün sağlanması önlemleri, Devletin basın karşısındaki aktif tutumu, Ankara 1982.
  • DERİEUX, Emmanuel: Journalistes, Encyclopedie Dalloz., 1988.
  • DÖNMEZER, Sulhi: Basın ve hukuku, B.4, İstanbul 1976.
  • İÇEL, Kayıhan: Kitle haberleşme hukuku, B.3, İstanbul 1990.
  • LACORDAİRE-MİCHEL, Laure Rousse: La definition du journaliste professionnel, Mémoire de DEA, Université de Paris II 1994.
  • LELOUP, Jean-Marie: Le journal, les journalistes et le droit d’auteur, Institut Français de Presse Université de Paris, Paris 1962.
  • MOLİNA, Manuel: Les journalistes, Statut professionnel, libertés et responsabilités, Paris 1989.
  • OĞUZMAN, M. Kemal: Gazetecilerin mesleki ve sosyal hakları ve bunların korunması, İÜHFM 1967, C.32, S. 2-4.
  • ÖZEK, Çetin: Basın hukukumuza göre fikir işçileri ile işverenler arasındaki hukuki münasebet, İÜHFM 1962, C.XXXVIII, no.1.
  • SÜZEK, Sarper: İş akdini fesih hakkının kötüye kullanılması, Ankara 1976.
  • ŞAKAR, Müjdat: Türk iş hukuku bakımından gazetecilerin çalışma ilişkileri, (yayımlanmamış tez), İstanbul 1995.
  • TILIÇ, L. Doğan: Utanıyorum ama gazeteciyim, Türkiye’de ve Yunanistan’da gazetecilik, İstanbul 1998.
  • TOKGÖZ, Oya: Temel gazetecilik, Ankara 1981.
  • TUNCAY, A. Can: Hukuki yönden, basında işçi-işveren ilişkileri, İstanbul 1989.
  • YÜCEDOĞAN, Güleda: Türkiye’de ve Fransa’da gazeteci kimliği sorunu, kanunlar ve etik değerler açısından, İstanbul 1998.
  • YÜCEL, Seniye: İktidar ve basın kartı, Ankara 1995.
  • Mehmet Ali Şuğle, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Anabilim Dalı