Karşılıklı Hak ve Sorumluluklar

a) Evlilikte Mal Rejimi

İslâm hukukunda evli eşler arasında ‘mal ayrılığı rejimi’ uygulanır. Bu bakımdan evin eşyalarının kime ait olduğu konusunda evliler arasında görüş ayrılığı ortaya çıksa, erkeklerin kullana geldikleri eşyalar kocanın, kadınların kullana geldikleri eşyalar kadının olduğuna karar verilir.  Buna göre evlilik eşlerin mallarına ortak olmayı gerektirmez. Dolayısıyla kadının kendisine ait mallar üzerindeki tasarruf yetkisi yine kendisine aittir. Nikâh ile bu yetki kocaya geçmez. Kadının şahsına ait mallardan kocasına vermiş oldukları, hibe edilmemiş ise, borç (karz) olarak verilmiş sayılır. Dolayısıyla koca bunları geri vermekle yükümlüdür. Defterlerde XVII. Yüzyıl Osmanlı toplumunda kadına bu hakkın tanındığını gösteren çok sayıda örneğe rastlıyoruz. Mesela Bursa Murad Bey mahallesi’nden Aişe binti Osman, boşandığı kocasının zimmetinde 1500 akçesi mihr-i müeccel¬den, 600 akçesi harz’dan olmak üzere toplam 2100 akçe alacağı olduğunu ve bunun sabık zevci mutallıkı olan Mürsel b. Süleyman’dan alınarak kendisine teslim edilmesini talep etmiştir.

Bir başka kayıtta ise, Veledi Enbiya mahallesi sakinlerinden Mümine binti Abdullah adındaki kadın, kocasından satın aldığı, vasıfları ve miktarı aralarında maruf olan ipekten dolayı kocasına 3000 dirhem borcu olduğunu ikrar etmektedir.  Bu da gösteriyor ki, evli eşler arasında mal ayrılığı rejimi uygulanmaktadır. Eğer evlilik mallara da ortak olmayı gerektirmiş olsa idi, eşler arasında alım satım işlemine gerek kalmaz idi. Çünkü aklı başında bir kişiden, aynı zamanda kendisinin de olan bir malı satın alması gibi anlamsız bir muamele beklenemez.

Bu hükmün uygulandığını gösteren bir başka kayıt ise şudur. Mustafa b. Abdullah adındaki kişi mahkemede, davacısına toplam 5000 dirhem borcu olduğunu ikrar etmesi üzerine kendisinden bu borcuna karşılık kefil istendiğinde, Arslan veledi Son ile hanımı Sakine binti Muhammed kefil olmuş ve mahkeme bu kefaleti kabul etmiştir.

b) Mirasçı Olma

Evliliğin bir diğer hükmü eşlerin birbirine mirasçı olmalarıdır. Esasen aralarında kan bağı olmadığı halde nikâh akdi ile hayatlarını birleştiren eşlerden her biri diğerinin mirasçısı olma hakkını kazanır. Nitekim İslâm Miras hukukunda mirasçı olmanın sebeplerinden biri sıhrî hısımlıktır.  Bunu sağlayan hukukî sebep de nikâh sözleşmesidir. Buna göre hayatta kalan eş, ölen eşinin vârisi olarak terekede miras hakkına sahiptir.

İslâm hukuku eşlerin birbirlerine mirasçı olma hakkı tanınmakla birlikte, toplumların gelenekleri bu hakkın alınmasında belirleyici olmaktadır. Buna göre kadının mirastan pay alması konusunda toplumdaki yerleşik geleneğin bir sonucu olarak düşünülebilecek bir durum gereği kayıtlarda çoğunlukla kadının mirasçı olması geçmemektedir. Bununla birlikte mahkemeye intikal eden bütün davalarda kadınlar miras hakkını elde etmişlerdir. Bu bakımdan Osmanlı mahkemelerinde kadınlara miras hakkı, İslâm hukukunun ilgili hükmü gereği ödenmiştir.

Örneğin: Bursa Hoca Menteş Mahallesi sakinlerinden Fatma binti Mustafa isimli kadın ölen eşi Mehmet b. Sevindik’ten hissesine düşen payını aldığına dair beyanı bunu göstermektedir.

İslâm miras hukukuna göre ashab-ı ferâiz sınıfı mirasçılar arasında yer alan eşin (zevce) mirastaki payı, murisin çocuğu bulunduğunda 1/8, çocuk bulunmadığında ise 14 oranındadır. Sicil kayıtlarında bu oranlara uyulduğu görülmektedir. Zâhide binti İlyas isimli kadın, ölen kocası Mehmet b. Veledi’in kardeşi Hacı Durmuş’un oğlu Mehmet’ten, kocasının malından kendisine düşen 14 hisse-i şer’iyenin verilmesini talep etmiş olması, belirlenen oranlara uyulduğunu göstermektedir.

İslâm Miras hukuku hükümlerine göre tereke üzerindeki haklar sıralamasında mirasçıların miras alma hakkı en sonda gelmektedir. Bundan önce teçhiz ve defin masraflarının karşılanması, murisin borçlarının tediyesi ve varsa vasiyetinin icrası gelmektedir.  Buna göre sıralanan hükümler yerine getirildikten sonra kalmış ise tereke mirasçılar arasında paylarına düşen hisseleri oranında dağıtılır.  Bu hüküm eşlerin mirasçılığı için de geçerlidir. Uygulamada bu hükmün dışına çıkılmadığı görülmektedir.

Nitekim Aişe binti Ali isimli kadının çocukları ve kendisine ait miras hakkının verilmesi için davacı olması üzerine, kocası Mustafa b. Göçer’in kardeşi davalı Mehmet’in, ölen kardeşinin muhallefâtında 4700 akçe çıktığını, bunun 2000 akçesi ile vakfa olan borcu, 2000 akçesi ile de mehir borcu ödendiği¬ni ve kalanla da teçhiz ve tekfin masraflarının karşılandığı ve miras olarak paylaşılacak bir şey kalmadığını söylemesi ve bu konuda şahit dinletmesi üzerine dava düşmüştür.

Boşanan eşlerin birbirine mirasçı olmasında boşanma şekli belirleyici olmaktadır. Aşağıda geleceği üzere ricî talak (dönülebilir boşama) ile boşanmış kadın, iddet beklerken kocasının ölmesi halinde onun mirasçısı olur. Bu hüküm, iddet süresince evlilik bağının devam etmekte olmasından ileri gelmektedir. Evlilik birliğini derhal sona erdiren boşamayı ifade eden “bâin talak” halinde ise eşler birbirlerine mirasçı olma hakkını kaybeder. Ölüm iddet süresi içinde meydana gelmiş olsa da, hayatta kalan eş mirasçılar arasında yer almaz.  Kayıtlara yansıdığı kadarıyla kocasından bâin talakla boşanmış olan Zeynep binti Abdullah adındaki kadının, mahkemeye başvurup terekeden yalnız mehr-i müeccel ve nafaka alacağı dışında başka bir hak talebinde bulunmamasını bu şekilde yorumlamak yukarıdaki hükme uygun düşmektedir.

Yukarıda da belirtildiği gibi bu bilgiler, erkek egemen Osmanlı toplumunda, ölümle bir hak halini alan miras almak için mahkemeye başvuran daha çok kadınlar olmuştur. Yine uygulamaya yansıdığı şekliyle miras dağıtımında ferâiz hükümlerinin dışına çıkılmamıştır.